Hiç özlemediğim kadar özlüyorum denizi bu aralar. Pek sevmem aslında denize girmeyi. Yılda bir defa tenime değerse tuzlu su o benim için bir sene yeter de artar bile :) Ama denizi izlemeyi severim hem de çok. Bir de denize karşı bağırmayı içimdekileri sayıp dökmeyi ve arkadaşlarımla eskilerden kalan şarkıları söylerken attığımız kahkahaları...
Belli ki deniz de özlemiş beni :) Böyle aklıma geldiğine göre telepatik bir şey olsa gerek. Kalp kalbe karşı meselesi gibi hani. Uzun zaman göremeyeceğim yine de. O beni, ben onu özlemiş olsam da.
Neyse özlemlerimi biriktireyim, sahilden topladığım deniz kabuklarını koyduğum kavanozumda.Denizde beni özlediği her an bir deniz kabuğu bırakır kumsala. Gidince onun özlemini de alıp yanıma yine gelirim denizsiz, büyük dağlarla çevrili küçük dünyama. Sonra özlemler tekrarlar ve dolar deniz kabuklarıyla kavanozum...
Uzun zamandır
listemde olan fakat dram-aksiyon türünde olduğu için bir türlü izleyemediğim
filmi sonunda izledim :) İyi ki izlemişim. Daha önce izlemediğime pişmanım şu
anda.Hemen tanıtayım.
Filmin adı: Ek Villain
Aksiyon ve dram
ağırlıklı bir Hint filmi. Film hakkında görsel bir ön bilgiye sahip olmak
istiyorsanızşuradanfragmana
göz atın derim.
Bir de konusundan
bahsedeyim. Aisha(Shraddha Kapoor) hayat
dolu,her fırsatta fıkra anlatmayı seven bir kızdır.Elinden hiç düşürmediği bir
fotoğraf makinası ve fotoğrafların yer aldığı bir günlüğü vardır.Bu günlükte
ölmeden önce yapmak istediği dilekler yer alır.
Guru(Sidhart Malhotra) ise ailesi gangsterler tarafından
öldürülmüş sonra da intikam almak için çeteye katılmış birisidir. Guru,
yaşadığı bir olay yüzünden karakola alındığında Aisha'yı görür ve ondan
etkilenir. Çiftimizin yolu Aisha'nın tuhaf istekleri sayesinde kesişir ve Guru Aisha'nın hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmeye karar verir. Karanlık
dünyadan Aisha sayesinde uzaklaşan Guru'nun mutluluğu uzun sürmeyecektir.
Konu böyleydi
de bir de ben kendi yorumumu yazayım. Film çok iyiydi gerçekten. Sidhart Malhotra'yı
zaten hep severdim. Ama hiç böyle bir rolde izlememiştim. Harika oynamış.
Sadece bir sahnede oyunculuğu gözüme battı. Ee o kadar da olsun dimi:) Shraddha Kapoor'da oyunculuğunu konuşturmuş. Kısacası başrolleri oyunculuğuna diyecek laf bulamıyorum.
Filmi izlerken peçetenizi de yanınız da bulundurun. Gözlerinizin dolmasını engelleyemiyorsunuz. Yani bende öyle oldu.
Son olarak Hint filmleri müziksiz olmaz bilirsiniz,herkes bilir :) Ek Villain'in müzikleri enfesti. Bakın şuradan dinleyebilirsiniz.
Filmden
beğendiğim bir kaç sözü de aktaralım ve bu sayfa kapansın :)
"Karanlık, karanlıkta son bulmaz sadece aydınlık onu yok edebilir. Nefret, nefreti
yok etmez sadece sevgi onu yok edebilir."
"Başkalarının
acılarını paylaşmazsak kendi acılarımızı dindiremeyiz."
İnstagramı
yeni yeni kullanmaya başladım. Gerçekten çok güzel paylaşım yapan insanlar var.
Bir o kadar da sinir olduğum insanla karşılaştım. Niye sinirlendim peki?
Şöyle
ki sayın okuyucular yurt dışından satış yapan bazı sitelerden 5 liraya
aldıkları ürünü burada instagram üzerinden 10 liraya satıyorlar. Bende geçen
aylarda öğrendiğim bir alışveriş sitesinden birkaç şey aldım. Ürünlerim -hem de ücretsiz kargoyla- bulunduğum şehre kadar sorunsuz şekilde ulaştı. Aldığım
ürünleri instagramda görünce bi bakayım ne kadar fiyata satıyorlar dedim. Aman
Allah'ım resmen iki katına bazen üç katına satmışlar. Bu iş ticaret işi tamam
da bu kadar da yapılmaz.
Size kendimden örnek vereyim.Resimdeki saati siteden 8 liraya almıştım. İnstagramda 25 tl'ye
satıyorlardı. Varın durumu siz düşünün.
Bende
bu durumu sizinle paylaşayım dedim. Aşağıdaki siteden ürünleri ve fiyatları
inceleyebilirsiniz. Bu sitelerden alışverişi nasıl yaptığımı da başka bir zaman
anlatırım inşallah. Şimdilik sadece siteyi sizinle paylaşmış olayım.
Uzun
zamandır elim klavyeye gitmiyor. Halbuki yazacağım bir sürü şey birikti. Bir
yandan da arada bloguma göz atıp, vicdan azabı çekmekle meşguldüm. Blog çocuğum
gibi oldu. Uzun zamandır besleyemedim keratayı :) Neysee şimdi yazacağım konuya
döneyim.
Biliyorsunuz ki televizyonda birçok dizi yayımlanıyor bir o kadarı da
kaldırılıyor. Açıkçası tanıtımları dönen dizilerin hiç biri -Kardeş Payı
hariç- ilgimi çekmiyor. Dram ağırlıklı ya da vıcık vıcık aşk kokan
yapımları izleyemiyorum. Fakat geçtiğimiz günlerde Fox' da fragmanı dönmeye başladığından beri
sabırsızlıkla beklediğim bir dizi var ki sizlere de tanıtmak isterim.
"Aşk
Yeniden" adlı dizi gerek oyuncu kadrosu gerek konusu ile ilgimi çekmeyi
başardı. Başrollerinde çok sempatik bulduğum ve oyunculuğunu beğendiğim Özge
Özpirinçci ve Buğra Gülsoy yer alıyor. Özge Özpirinçci'yi uzun zamandır bir
dizide izlememiştim. Şimdilik mutluyum :) Sonunda ekranlarda “iyi” diyebildiğim
bir romantik komediyi izleyebileceğim.
Konusuna gelecek olursak; has Karadenizli babasına rest çekip sevdiği adamla
büyük umutlarla Amerika'ya giden Zeynep, hamile kaldığını öğrenince sevdiği
adam tarafından terk edilir. Bebeği doğduktan sonra bile Amerika da kalmak için
çabalayan kızımız çok zorlanınca Türkiye'ye dönmek zorunda kalır.
Zeynep bunları yaşarken; soylu, zengin bir aileden gelen oğlumuz Fatih de ailesinin
her dediğini yapan evlat olmaktan bunalıp okumak istediğini söyler ve soluğu
Amerika da alır. Amerika da "hayatımın aşkı" diyebileceği bir kadınla
tanışır, birbirlerini severler ta ki Fatih kıza evlenme teklif edene dek.
Oğlumuz evlenme teklifi edince, kız bakar ki işler ciddi Fatih'i terk eder.
Fatih de hayal kırıklığıyla Türkiye'ye dönmek için yola çıkar. Başrollerimiz
Zeynep ve Fatih uçakta karşılaşırlar ve gelişen olaylar sonucunda bir anlaşma
yaparlar. "Zeynep, Fatih'in 6 aylığına karısıymış gibi rol
yapacaktır."
İşte konu böylee. Ben oturdum izledim. Dizi bence izlenebilir, izlense güzel
olur :) İnşallah ilerleyen bölümlerde dizi Dallas’a dönüşmez de böyle eğlenceli
devam eder. Bir de dizideki tek sıkıntı, oyuncuların arada sırada kullandıkları
argo sözcükler. Dizi senaristlerinin dili daha özenli kullanmaları gerekiyor.
Bu noktadan başka bir şeye de takılmadım.
Son olarak diziyi sevdim, beğendim. İnşallah bu dizi de pat diye kaldırılmaz
diyerek yazımı noktalayayım dostlar.
Dün ilk defa bir nikaha gittim. Kız da oğlan
da bizdendi. Yani hem kız tarafı hem oğlan tarafıydım. Çiftimiz çok hoş
giyinmişlerdi ve mutluluklarını görmek için gözlerine bakmak yeterliydi. Onların
mutluluğunu paylaşmaksa benim için harika bir duyguydu. Nikah sırasında, nikah
masasına şahit olarak oturmanın verdiği gururu düşünüp durdum. Düşünsenize
nikah sırasında birçok insan orada oluyor ama gelin ve damadın mutluluklarına
şahit olduğuna dair resmi belgelerde bir senin ismin geçiyor. Evlilik cüzdanlarında ömür boyu senin
şahitliğin yer alacak. Bu çok özel bir konum. İnşallah bir kaç arkadaşım beni
nikah şahidi yapar da bende o gururu yaşayabilirim :)
Sonra yine dün düşünceli, ince fikirli
arkadaşların hayatınıza katabileceği güzelliklerin sayısız olacağını fark
ettim. Nikah sonrası eve geldiğimizde gelin ve damada arkadaşları tarafından
sürpriz olarak hazırlanmış havai fişekler patlarken çiftin yüzünde oluşan
gülümsemeyi, o an yaşadıkları sevinci, gelinin gözlerindeki-akşam karanlığına
rağmen fark edebildiğim- parıltıyı görmek iyi ki böyle düşünceli bir arkadaşa
sahipler diye içimden geçirmeme sebep oldu. Etrafımızdan böyle insanlar eksik
olmaz umarım.
Sözün özü mutluluk kesinlikle bulaşıcı
dostlar. Bir kişinin gözlerinde parıldayan mutluluk o kişiyle bakıştığınız anda
size de atlıyor ve yüzünüzde istemsiz güller açıyor. Eminim dün benim
gözlerimde karanlığa rağmen parlıyordu. Çünkü yüzümde bastıramadığım daha
doğrusu bastırmak için hiç de uğraşmadığım bir gülümseme vardı.
Sözün özünün özü; burada onlar hakkında
yazdığımdan haberleri bile olmayan güzel arkadaşlarımın mutluluklarının bir ömür
sürmesini diliyorum ve hepimizin mutlu olup, mutluluk saçan insanlar olmasını
temenni ediyorumm efendim :)
Kelime ustasına
gönderdiğim mektubu, yardımcısı yanıtlamış. Ben mektupta yazılanlardan
habersiz, mektubu öyle bir hevesle açtım ki sonunda tüm harflerimin, tüm
düşüncelerimin düzeleceğini sanıyordum. Harflere yaşadığım problemlere ait bir
çözüm ummuştum. Mektubu okuyup bitirdiğimde bedenimi taşıyamaz oldum. En
yakın koltuğa kendimi bırakıp derin bir nefes aldım. Çünkü elimde kalan
son çare de tükendi. Yerimden bir milim bile kıpırdamadan uzun uzun düşündüm.
Sonra kararımı verdim. Eğer Kelime ustasına mektupla ulaşamıyorsam (ki kendisi
ne telefon ne mail kullanıyor) yanına
kendim gideceğim. Sembile Dağı ne kadar uzakta olursa olsun kelime
ustasıyla görüşmem gerekiyor. Artık hayatımda yemeğimden çıkan, ayağıma batan,
kedimin boğazına kaçan harfler istemiyorum.
Bu yüzden önce ailemi arayıp yeni yazdığım
roman için Sembile Dağında gözlem yapacağımı söyledim. Annem bu duruma pek
sıcak bakmasa da, böyle gözlem gezilerine sık sık çıktığım için bir şey
söylemedi. Eminim ki Kelime ustasını bulmak için yola çıktığım da annem
arkamdan yapabildiği tüm duaları okuyacak, hatta mahalledeki teyzeleri
örgütleyip benim için onlardan da dua isteyecek ve ben arkamda kapı gibi
dualarla Allah'a emanet yola koyulacağım.
Yolculuğa çıkacağımı aileme söyledikten sonra
gerekli tüm malzemeleri doldurduğum bir bavul hazırladım. Kaç gündür oradan
buradan topladığım 29 harfi özenle bir keseye yerleştirip onları da yanıma
aldım. Gerçi kesenin içinde kımıl kımıl hiç durmuyorlar. Umarım yol boyunca
uyurlar. Acaba harfler uyurlar mı? Bu defa iyi olacak hasta, doktorun
ayağına gidiyordur inşallah. Son zamanlarda yazı yazamadığım için ses kayıt
cihazımı da gözümün önünde bir yere yerleştirdim. Kedimi kapı komşumuz canan
teyzeye bıraktım. Kapıyı tırmalayan pati seslerini güçlükle duymazdan gelip son
kontrollerini yaptığım arabama bindim. Artık hareket vakti, bas gaza kaptann...
Bizim kuşak bilir. Bir zamanlar atarimiz
vardı. Ne oyunlar oynardık Süper Mario, Road Fighter, Galaxian, Tank....Kardeşimle bayram paralarımızı biriktirip her bayram sonunda yeni bir atari
alırdık.(bir öncekini kırdığımız için almaya mecbur kalırdık aslında :)) Bir
kasetten sıkılınca, okul harçlıklarımızı biriktirip saatçi amcadan yeni
kaset alırdık. İki oyuncuyla oynanan oyunları bir hırsla oynardık. Bazen kendimizden
geçer "Senin yüzünden yenildik" diye saç baş kavgaya tutuşurduk:) bu
kavgalarımızın sonu ya annemin azarlarıyla ya da atarimizin geçici süre
elimizden alınmasıyla son bulurdu. Ne güzel günlerdi ya.
Aradan yıllar geçti. Ben bazen çocukların oyun
oynadıkları sitelere girip macera oyunları oynamaya çalışıyorum ama hiçbirinde
Süper Mario'nun, Tank'ın tadı yok.(ne sefil günlerdi yaa) Bir gün
internette araştırırken benim gibi insanların da var olduğunu gördüm. Meğer
eski atari oyunlarını bilgisayarıma indirip kurabiliyormuşum. Hemen indirdim. Bakın
tam daşuradan sizde
indirebilirsiniz. Bir de oyun konsolu aldım. Öğrenci evindeyken, aynı evi
paylaştığım arkadaşları da atari aşığı yaptım. Turnuvalar düzenlemeye başladık.
Böylece "Tank da yenen şununla maç yapacak", "O yıldız benim
hakkımdı" "Kaç canımız kaldı" gibi cümleler tekrar hayatıma
girdi. Final haftalarında ders çalışmaktan kafamız ağrıdığında "iki el
atari oynayalım be" diye birbirimizin gözünün içine bakar olduk.
Kardeşimle ise artık oynayamıyoruz. Beyimiz Nfs, Pes oynamaktan atariyi hafife
alıyor ne yazık ki.
Kısacası bilgisayarım da hala atari oyunları
oynuyorum. Candy Crush'dan sıkılınca arada bir atari oynamak çok iyi
hissettiriyor. Çocukluğunuzu özlediyseniz, atari oynamaktan eskisi kadar zevk
alacağınıza garanti veririm. Hele iki kişi tank oynarken değmeyin keyfinize.Bu
kadar atari bahsinden sonra var mı benimle rakip olmak isteyen :)