19 Aralık 2015 Cumartesi

Örüyorum Örüyorum Örülmüyor

Bu aralar tamamen kış moduna büründüm. Çok da mutluyum. Kışın sakin sakin yapılacak ne güzel şeyler varmış.  Bu yıl daha iyi anlıyorum. Hayat telaşım azaldığından, bulunduğum yerin sosyal yaşam kısıtlılığından sanırım kış geceleri bana eskiye göre daha uzun geliyor. Bende uzun kış gecelerini değerlendirmek için alıyorum elime örgümü. Tabi kahvem, çayım da yanımda. Oh şöyle sıcacık :) Bir çok zaman bir dram filmi izleyip salya sümük ağlarken örgüme devam ediyorum. Tam ev hanımı gibi oldum. Ağlak ev hanımı :))

Örgü demişken örgüm, hiç ilerlemiyor. İlerlediğim kadar söktüğüm için bir arpa boyu yol alamıyorum ama bir kaç yıl sürse bile azimliyim, bitireceğim. Düşündüğüm kadar kolay değilmiş ne yapayım.

Bu uzun kış gecelerini nasıl değerlendirsem diyenler için örgü harika bir uğraş. Tam bir kış etkinliği. Kafa dağıtmak isteyenlere de antidepresan etkisi yaptığını söylemek isterim.Rahatlatıyor gerçekten. Tabi 10500 defa söküp söküp örmezseniz. Ben çok yanlış örünce sinir stres sahibi oluyorum da. Neyse yine de güzel şey örgü örmek, ortaya el emeği bir ürün çıkarmak. Lafı çok uzatmadan bağımlılık yapan örgüyü herkeslere tavsiye ediyorum. 

 Örgü örenlere, örmek isteyenlere çaylar da benden olsun. Hadi gene iyisiniz :) 


5 Aralık 2015 Cumartesi

Alaska 1

Sıcak memleket insanıyım ben. Hem de sıcağın 50  derecelere ulaştığı, nemden boğulmak üzere olunan yerlerden. Sert kışların yaşandığı bir yerde de yaşamıştım. Acı, keskin soğuklar olurdu. "Kar yağsa da şu hava yumuşasa biraz" diye cümleler söylenirdi.Biraz kar yağardı. Eğlenirdim. Sonra o karlar usulca erir giderdi.Sıcak memleket insanı olarak, sıcak ve soğuğu karşılaştırma imkanı buldum bu yüzden. 

Soğuğu daha çok seviyorum. Bir sürü atkılar takıp,eldivenler giymeyi. Kap kalın montlar, botlar giyerek dolaşmayı. Karı yüzümde hissetmeyi, üşüdüğüm zaman nefesimle ısınmayı. Evime geldiğimde kaloriferin dibinde mayışmayı  da seviyorum haliyle...

Evet soğuk havayı severim de arkadaş. Şimdi öyle bir yerdeyim ki hava eksi 10500 sanırım.Dağın eteklerinde yaşadığımı söylemişmiydim. Önüm arkam dağ. Gökyüzünü görmek için gözlerin, önce koskoca bir dağı tarıyor. Sonra gökyüzünü görüyorsun. Anlatmak istediğim dağlık alanda olduğum için soğukta fazla haliyle. Birkaç hafta önce "aman kış da gelmedi. Kar da yağmadı" diye dertlenirken kar yağıverdi. Neyse şükür ki "kar yağdı, kış olduğunu anladık" dedim. Tadamm  kar hemen eridi. Eriyen karlar buz tuttu. Bilirsiniz herkes bilir buzlar çok tehlikelidir. Sıcak memleket insanı olduğumdan alışık değilim de öyle buza.Penguen gibi yürüyorum sürekli. 50 metre yolu 10 dakikada gidiyorum.Pati pati, pati pati pattii....

Burada yaşayan insanlar özellikle de çocuklar alışmışlar. O koca dağlardan kayıyorlar. Buzların üzerinde koşuyorlar filan. Ben hayretle onlara bakıp "Ya Rab, bir bana bir şu insanlara bak " diye hayretlere düşüyorum.Kendimce Alaska'da olduğumu hayal edip, hayali belgeseller çekiyorum. Bit kadar buzların altında piranalar gördüğümü söyleyip arkadaşlarıma anlatıyorum. Ne yapayım 50 metrelik yolda canım mı sıkılsın :)) 

Özetle Alaska'dan selamlar sevgili dostlar. Siz de dikkat edin buzlara, düşmeyin aman ha..

3 Aralık 2015 Perşembe

Dilwale

Bollywood filmlerini sevdiğimi, bloguma biraz göz atan herkes anlar sanırım.  Çok da sıkı takip ederim yeni filmleri. Hintli yapımlardaki samimiyeti seviyorum. 

İlk Hint filmlerine başladığım zaman herkesin hayranlık duyduğu Sharuh Khan'ı bende ayıla bayıla izliyordum. Şimdi yeni oyuncuları gördükçe daha çok onların filmlerini takip ediyorum.

Shahrukh Khan'ı, Kajol ile birlikte yer aldıkları filmlerde izlemek zevkliydi.  Bu ikilinin eski yeni tüm filmlerini izledim. Çok da yakıştıklarını düşünüyorum. Kimyaları uyuyor. Zamanın da Shahrukh Khan'ın Kajol'a evlenme teklifi ettiği de bilinen bir gerçek.( Ben de olsam bende ederdim, güzel kadın vesselam :)) Neyse uzun yıllardan beri birlikte film yapmamışlardı. Kajol'un eşi ile Shahrukh Khan arasında da sorunlar vardı. Problemler aşılmış anlaşılan ki yeni bir film de bir araya geldiler. Ben de çok mutlu oldummm.

Fragmanı ve şarkıları yayınlanmaya başlayan filmi merakla bekliyorum. Bol aksiyon bol romantiklik kokan bir film bizi bekliyor sanırım. Kajol- Shahrukh ikilisini özleyenler bu filmi izleme listelerine almışlardır eminim.Şimdiden hepimize iyi seyirler olsun o vakit :)




Her zaman olduğu gibi şuraya da şarkımızı bırakıp gidelim lay lala laylay layyy 


2 Aralık 2015 Çarşamba

Havalansın perdeler, açılsın pencereler

Bir penceresi olmalı insanın. Kafanı kaldırıp şöyle doya doya bakabilmelisin gökyüzüne. Yıldızları istediğin kadar seyretmelisin ya da bulutların ardına gizlenen ayı aramalısın gözlerinle.

Bir penceresi olmalı insanın kavak ağaçlarını görmelisin ilk baktığında. Ağaçların sesini dinlerken huzuru bulmalısın. Savrulan yaprakları görünce anlamalısın mevsimlerin değiştiğini.Hava sıcak da olsa soğuk da olsa rüzgarı içeri alabilmelisin. İçine işlemeli güneş ya da soğuğu teninde hissetmelisin.

Betonlarla dolu olsa da etrafın, sadece yıldızları gösterebilecek bir pencereye sahip olmalı insan. Yaşadığını hissettiren, sıkıcı günün sonunda insanı kendine getiren, gülümseme sebebi, şükür nedeni olan bir pencere..

Lazım olan tam da bu.Şimdi, her zaman..



25 Kasım 2015 Çarşamba

Saçlarıma Aklar Düşmüş Görmedin Miii

Bugün bir arkadaşımla konuşuyordum. Sokakta gördüğü liseli gençleri görünce liseye gittiği günleri, kafasına hiç bir şey takmadan yaşadığı anları özlediğini söyledi. Onunla konuşurken kendimi büyümüş, haliyle de yaşlanmış hissettim."Geçti mi delikanlılık çağların canısı" diye sorguladım kendimi. Geçmemiş ama büyümüşüm gerçekten...

Lisede ve  üniversitenin ilk yıllarında yaptıklarım geliyor da aklıma.Ne günlermiş diyorum. Sınıfın inek öğrencisi olup, her soruya ilk ben atlayayım diye çabaladığım zamanlar arkadaşlarımı delirtmişimdir muhtemelen. Şişmanım,çirkinim, parmaklarım da tombul  diye oturup ağladığım dün gibi aklımda mesela. Koreli bir idole aşık olduğumu düşündüğüm zamanlar... Deli gibi şarkılarını defalarca dinlerdim. Sesini duyunca çok mutlu olurdum. Videolarını izlerken ağlamalardan dönerdim. Onunla evlenebileceğimi filan düşünmüş de olabilirim :) Teknosa'nın vitrinindeki televizyonlar da Koreli sanatçıların klipleri yayınlanırken hipnoz olmuşçasına izlediğim vakitler olmadı değil. Vampirlerin gerçek olabileceğini düşünüp vampirleri araştırdığım, vampir filmlerini defalarca izlediğimde doğrudur. 

Aklımın beş karış havada olduğu o güzelim yaşlar... O anları yaşarken fark etmiyor insan da büyüdükçe özleniyor gerçekten.O dönemlerde "Taktir alabilecek miyim? Ygs'yi kazanabilecek miyim? Ne iş yapacağım? Şu dersin finalinden geçebilecek miyim?" sorularıyla boğuşuyordum. Sınavlar, arkadaşlar arası küçük problemler hayat telaşıydı.Şimdi birçok farklı sorun çıkıyor karşıma.Her yaşın problemi ayrı. Bunu da anladım artık. İlerleyen yıllarda da bu yıllarıma bakıp özlerim galiba. Geçmiş özlenen bir zaman dilimi ne de olsa.

"Eskiler özlensede her yeni yılda yaşlansam da; yeni günü verene şükür.
Geçmişimi de özlenecek kadar güzel kıldığı için de bir şükürü daha borç bilirim" der ve giderim :)






Şuraya da aşık olduğum idolün bir şarkısını bırakayım dinlersiniz belkim :))




15 Kasım 2015 Pazar

Oh My Ghost

Güzel bir dizi bitirdim yine. Sizinle paylaşmazsam olmaz tabi :))


Baş rolümüz Na Bong Sun. Sürekli hayalet görüyor.Bu yüzden korkak, silik bir tip. Her durumda sürekli özür dileyen ya da teşekkür eden biri. Bir restoranda mutfak asistanı olarak çalışıyor. Tüm bunlar şefe aşık olmasına engel değil tabi:))




Vee Şeff ; harika bir adam. Gülüşü hareketleri çook sevimli. Ben izlerken sırıtmadan duramadım^_^ İlk başlarda Na Bong Sun'u  fark etmiyor.Hatta her şeye özür dilemesine sinirleniyor. Ta ki hayalet hayatlarına girene kadar. Sonra her şey değişiyor. Şefin içindeki o sevimli adam da ortaya çıkıyor böylece. Bennn o adamı yirim :D Beni ayıplamayın sizde böyle hissedeceksiniz..



  Gelelim hayaletimiz Shin Soon Ae'e,  üç yıl önce ölmüş,bakire bir hayalet.Bu yüzden de hala dünyadan ayrılamıyor.Dünyadan ayrılması için "Yaşam gücü erkeğini" bulup birlikte olması gerekiyor.Bu nedenle bir çok güzel kadının bedenine girip, kendisi için bu önemli erkeği arıyor. Fakat öptüğü her erkek donup kalıyor.
  Bir gün Na Bong Sun'un bedenini ele geçiriyor ve bedeninden bir türlü çıkamıyor. Hayalet, Na Bong Sun'un bedenindeyken baş rolümüzün yaşamı da değişmeye başlıyor çünkü hayaletimiz ipleri ele alıyor. Silik kız yerine erkek düşkünü, haylaz bir o kadarda eğlenceli bir kız geliyor. Bu arada hayaletimiz yaşam gücü erkeğini de buluyor. Kim olduğunu tahmin etmişsinizdir sanırım.
  Şef, Na Bong Sun'u hayalet bedenine girince fark etmeye başlıyor. Fark etmemesi mümkün değil zaten :)) İzlerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. İşte dizimiz böyle gelişiyor..




Bu diziyi izlemeniz tavsiye olunur. Çok eğlendim izlerken. Baş roller çok güzel uyum sağlamış. Baş rol kızımız; bedenine hayalet girince de , kendi pasif karakterli halini oynarken de iyi iş çıkarmış. Hayalet de harikaydı.Bölümler ilerledikçe iş basit hayalet hikayesi olmaktan çıkıp, polisiyeyi içine aldı. O da güzel oldu. Kısacası izleyin pişman olmazsınız :)








11 Kasım 2015 Çarşamba

Gerektiğinden Fazla Değer Vermeyeceksin..

Babam  "tecrübeler; yediğin kazıkların toplamıdır" der hep. Bu sözü pek severim.Gerçi insan ilişkilerinde pek tecrübeli olduğum söylenemez.Şükür ki hep güzel insanlarla karşılaştım Anne- baba duasından ötürü sanırım.Bu nedenle insanları tanımakta çoğu zaman güçlük çekiyorum ve ilk izlenimlerim genelde yanlış çıkıyor. Şu aralar uzun yıllar boyunca edindiğim izlenimlerinde yanlış çıkabildiğini fark ettim. Bu da hiç hoş bir durum değil. Bilirsiniz belki..

Her insan karşısındaki insana, insani bir not verir ya hayali. Mesela; şu adam dört dörtlük insandır  ya da şu adam beş para etmez dersin. İşte böyle sevip saydığımız insanların, sevgimize çok da layık olmadığını -uzun yıllar sonra- fark etmek küçük ya da büyük bir yıkıma neden oluyor. Menfaat için arayıp sormalar başlıyor. İnsan "bu mu yani kardeşim dediğim insan " diye sorguluyor haliyle.Atfettiğimiz değerin gereksizliğine yanmaya başlıyoruz bu defa.

Yıllardan ve farklı yaşanmışlıklardan da etkileniyor ilişkiler.Yıllar geçiyor.Bir bakıyorsun ortada ne dostluk ne kardeşlik kalmış. Biraz hayal kırıklığı ve dost kaybetmenin acısı var elinizde. Sonra o acı, kızgınlığa dönüşüyor ve "gerektiğinden fazla değer vermeyeceksin insana" diye klişe laflar ederken buluyorsunuz kendinizi. Hem söylenip hem yazarken bir de bakıyorsunuz ki klişeler kadar derdinizi iyi anlatan başka cümle yok.

"İnsana değerinden fazla değer vermeyeceksin..."






8 Kasım 2015 Pazar

Şükür...

Hayatımdaki bir çok insanın yaşadıklarına, sahip olduklarına dair sürekli şikayet halinde olduklarını görüyorum. Bir türlü mutlu olmayı beceremeden, başka insanların kendilerinden daha iyi olduğunu düşündükleri şartlar için üzüntü duyuyorlar. Sahip oldukları şeyleri görmezden gelip, sahip olamadıkları şeyler için huzursuzlar. Ayrıca son yıllarda fark ettim ki insan her şeye alışabilen bir varlık. Çok yerken, az yemeye alışabiliyoruz ya da daha az uyumaya. Bir metropolun ortasındayken, küçük bir köy hayatına da alışabiliyoruz. Mutluluk içindeyken, gelen acılara da tabi. Yani demek istediğim elimizdeki hayata, elimizdeki imkanlara da uyum sağlayıp huzurlu bir hayat sürebiliriz. Daha fazlasına gözümüzü dikmeden elimizdekilerle de mutlu olabiliriz. Bunun için bakış açımızı birazcık değiştirmeliyiz sadece.

Derler ya küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım. Saçımıza değen güneş ışığından, yaprakları sararan ceviz ağaçlarından, yıldızlı gökyüzünden, radyoda sevdiğimiz şarkıya denk gelmekten mesela ve ya ailemizle yaptığımız küçük sohbetlerden, arkadaşlarımızla atabildiğimiz kahkahalardan, saçlarımızı dağıtan rüzgardan memnun kalıp, Allah'a şükür etmeli. İnanın hayat daha da güzelleşiyor. Ben bizzat tecrübe ettim size de tavsiye olunur :) 












5 Kasım 2015 Perşembe

Dum Dum Dum da Dum Dum Dum Ben Bir Bitki Uydurdum..

Bu yazıyı yazarken çizim yeteneğimin olmasını çok istedim. Çünkü anlatacağım şeyi hem yazıyla  hem görselle tasvir etsem memnun olacaktım. Olmadı.

Anlatayım ben, sizde hayalinizde canlandırın artık :)) Bugünlerde çok yoruluyorum. Bu yüzden gece uykularıma ek, gündüz uyku takviyesi yapıyorum ki dinlenebileyim. Sonra aklıma nereden geldi bilmiyorum "yorgunluk emici bitkiler olsa ne kadar güzel olurdu" diye düşündüm. Bu düşünce, yavaş yavaş bir hayale dönüştü.

Gece mavisi bir ortam düşünün.Zemin lacivert otlarla kaplanmış. Bu mavinin içinden neon yeşil  renkli, orta büyüklükte bitkiler yükseliyor. Star Wars kılıçları gibi ışık saçıyorlar. Şekilleri de Küçük Prensin gülü'ne benziyor. Bu bitkiler tanıyıp bildiğimiz her bitkinin yaptığı gibi; karbondioksit alıp oksijen üretmiyor. Yorgunluk emip, enerji veriyorlar. İşte yorgun olan kişiler bu lacivert zemine uzanıyor.Bitkiler rüzgarda salınırken, tüm yorgunlukları da içine çekiyor. Yorgunluk emici bitkilerin arasında dinlenen kişinin de yorgunluğu geçiveriyor. İşte benim hayalimden geçen bitkiler böylee.Gerçek olsalar ne kadar güzel olurdu..

Şimdilerde uyumadan önce sanki o bitkilerin arasındaymış gibi hayal kuruyorum. Hem daha çabuk uyuyabiliyorum hem de mutlu oluyorum. Size de iyi gelir mi bilmiyorum ama bir deneyin bakalım. Belki sizde de aynı etki görülür :)



31 Ekim 2015 Cumartesi

Akıl Oyunları

Bugün harika bir kitap bitirdim. Heyecanla okudum sayfaları ve saatlerce başından kalkamadım. 

Kitabımız; harika bir işi olan, bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan Charlie etrafında şekilleniyor.İş konusunda çok mükemmeliyetçi ve düzen hastası biri. Şizofren  bir abi ve babaya sahip olması dışında hayatından gayet memnun.

Bir gün bu harika hayatı, bir belirip bir kaybolan -kendisinden başka kimsenin görmediği- bir kadın yüzünden tepe taklak oluyor. Ayrıca hatırlayamadığı şeyler yapmaya başlıyor ve işler çığırından çıkıyor. Hatırlayamadığı şey "cüzdanını nerede bıraktığı" gibi basit bir şey değil. Hazırladığı bir ölüm listesi var ve ne zaman hazırladığını bilmiyor. Ürkütücü olansa ölüm listesindeki kişilerin ölmeye başlaması.Bununla birlikte  kayıp anıların da fazlalaşması. 

Yaşadıkları abisi ve babası gibi bir şizofren olduğunun göstergesi mi yoksa birileri Charlie'ye bir oyun mu oynuyor? 

Bu sorunun cevabı için kitabı mutlaka okuyun derim :)



29 Ekim 2015 Perşembe

Hamari Adhuri Kahani..

Yine hoş bir Hint filmiyle karşınızdayım. Müziklerini aylar önce dinlesem de filmi yeni izleyebildim. 

Filmimiz, kocası tarafından terk edilen ve 5 yaşındaki oğluyla yaşayan Vasudha ile zengin otel sahibi Ruparel arasında geçen aşkı konu alıyor. Vasudha çiçeklere aşık; Ruparel Vasudha'ya. Bu çiçek sevgisi sayesinde yakınlaşıyorlar zaten. Dolu dizgin aşklarını yaşamaya başladıklarında ise yıllar önce terk eden kocamız geri geliyor ve aşkımız bir drama dönüşüyor. 

Filmimiz izlenmeye değerdi. Tabi vaktiniz varsa. Filmi izlerken Hint kültüründe de bizim kültürümüz de olduğu gibi geleneklere fazlaca önem verildiğini fark ettim. Bu geleneklerin kadını kısıtlayıp erkeği yücelttiğini de... Gelişmekte olan toplumların ortak sorunu sanırım kadınlara çifte standart uygulanması. Ezilmenin kadınlar için kader olması diyerek feminist damarımda ortaya çıkartayım. Bu toplumsal mesajları vermesine rağmen filmin abartıldığı kadar iyi olduğunu düşünmüyorum. 

Güzel replikler vardı film de. Anlamlıydı da ama bir şeyler eksikti. Filme başlarken fikir almak adına okuduğum yorumlarda da bir şeylerin eksik olduğunu söyleyenlere rastlamıştım. O an anlayamamışım ama şimdi anlayabiliyorum. Hikaye çok hızlı işlendiğinden böyle bir tat bıraktığını düşünüyorum. Filmi sindiremedim galiba.

Dediğim gibi filmimiz güzel ama öncelikli başka filmleriniz varsa erteleyebilirsiniz.Müziklerini dinleyin mutlaka der giderim :)

Bu muhteşem şarkılarından bir tanesi.


Bu da bir başkası 




26 Ekim 2015 Pazartesi

Sevilesidir Radyolar...

        Yalnız yemek yemekten pek hoşlanmam ben. Tek başıma koca şehri dolaşırım da yemek faslına gelince, keşke karşılıklı yemek yiyebileceğim biri olsa diye geçer içimden. Evde tek başıma yiyeceksem illa televizyon açık olur ki maksat ses olsun. Radyoyu da böyle keşfettim işte. Sadece televizyonun değil, radyolarında insanı yalnız hissetirmediğini anladım dinledikçe.

    Özellikle lise yıllarımda çok dinlerdim.Okula yetişmek için sabah koşuşturmalarıma, kahvaltılarıma eşlik ederdi radyo. Pal Fm'de Levent Erim sunuculuk yapardı o zamanlar. "Bana Günaydın Deme" adında bir programı vardı. O kadar eğlenirdim ki gülme sesime bizimkiler uyanmasın diye elimle ağzımı kapattığımı bilirim.

         Üniversite yıllarımda da arkadaşlarımla gece programlarını dinlerdik. Kırılırdık gülmekten. Ne güzeldi. Radyo dinlemez oldum sonraları. Niye bilmiyorum.

      Uzun aradan sonra yeniden başladım radyo dinlemeye. Hani eski dostlarımızla uzunca görüşmeyiz de, bir ara buluşunca sanki her gün dipdibeymişsiniz gibi o samimiyet devam eder ya işte o duygu. Hissettiğim tam da bu :) 

           Sözün özü radyolar susmasın, eskimeyen dostlar gibi sarsın etrafımızı. Hem eğlendirsin hem teselli etsin tıpkı bir dosttan beklendiği gibi...



 "Bu şarkı da size gelsin :)"

23 Ekim 2015 Cuma

Öylece, tam da bıraktığım gibi...

 
   Geçerken bir uğrak oluyor burası. Derin bir soluk alıp vermek istediğimde sığınabileceğim, kıyımda köşemde kalmış sığınağım. Seviyorum yazdığım anları. O yüzden özel burası.

    Yaptıklarım ve yapacaklarım adına hoşgeldim yeniden gizli sığınağıma.Hoşgeldim yeniden yazmaya...




27 Mart 2015 Cuma

ÖZLEMLER BİRİKİR KAVANOZUMDA

   Hiç özlemediğim kadar özlüyorum denizi bu aralar. Pek sevmem aslında denize girmeyi. Yılda bir defa tenime değerse tuzlu su o benim için bir sene yeter de artar bile :) Ama denizi izlemeyi severim hem de çok. Bir de denize karşı bağırmayı içimdekileri sayıp dökmeyi ve arkadaşlarımla eskilerden kalan şarkıları söylerken attığımız kahkahaları...

    Belli ki deniz de özlemiş beni :) Böyle aklıma geldiğine göre telepatik bir şey olsa gerek. Kalp kalbe karşı meselesi gibi hani. Uzun zaman göremeyeceğim yine de. O beni, ben onu özlemiş olsam da.

 Neyse özlemlerimi biriktireyim, sahilden topladığım deniz kabuklarını koyduğum kavanozumda.Denizde beni özlediği her an bir deniz kabuğu bırakır kumsala. Gidince onun özlemini de alıp yanıma yine gelirim denizsiz, büyük dağlarla çevrili küçük dünyama. Sonra özlemler tekrarlar ve dolar deniz kabuklarıyla kavanozum... 

14 Şubat 2015 Cumartesi

Ağlamaklı Bir Film mi Dediniz..

 Uzun zamandır listemde olan fakat dram-aksiyon türünde olduğu için bir türlü izleyemediğim filmi sonunda izledim :) İyi ki izlemişim. Daha önce izlemediğime pişmanım şu anda.Hemen tanıtayım. 

  Filmin adı: Ek Villain

    Aksiyon ve dram ağırlıklı bir Hint filmi. Film hakkında görsel bir ön bilgiye sahip olmak istiyorsanız şuradan fragmana göz atın derim.
  
  Bir de konusundan bahsedeyim. Aisha(Shraddha Kapoor) hayat dolu,her fırsatta fıkra anlatmayı seven bir kızdır.Elinden hiç düşürmediği bir fotoğraf makinası ve fotoğrafların yer aldığı bir günlüğü vardır.Bu günlükte ölmeden önce yapmak istediği dilekler yer alır. 

 Guru(Sidhart Malhotra) ise ailesi gangsterler tarafından öldürülmüş sonra da intikam almak için çeteye katılmış birisidir. Guru, yaşadığı bir olay yüzünden karakola alındığında Aisha'yı görür ve ondan etkilenir. Çiftimizin yolu Aisha'nın tuhaf istekleri sayesinde kesişir ve Guru Aisha'nın hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmeye karar verir. Karanlık dünyadan Aisha sayesinde uzaklaşan Guru'nun mutluluğu uzun sürmeyecektir. 

   Konu böyleydi de bir de ben kendi yorumumu yazayım. Film çok iyiydi gerçekten. Sidhart Malhotra'yı zaten hep severdim. Ama hiç böyle bir rolde izlememiştim. Harika oynamış. Sadece bir sahnede oyunculuğu gözüme battı. Ee o kadar da olsun dimi:)  Shraddha Kapoor'da oyunculuğunu konuşturmuş. Kısacası başrolleri oyunculuğuna diyecek laf bulamıyorum. 

    Filmi izlerken peçetenizi de yanınız da bulundurun. Gözlerinizin dolmasını engelleyemiyorsunuz. Yani bende öyle oldu.

   Son olarak Hint filmleri müziksiz olmaz bilirsiniz,herkes bilir :) Ek Villain'in müzikleri enfesti. Bakın şuradan dinleyebilirsiniz.





    Filmden beğendiğim bir kaç sözü de aktaralım ve bu sayfa kapansın :)

"Karanlık, karanlıkta son bulmaz sadece aydınlık  onu yok edebilir. Nefret, nefreti yok etmez sadece sevgi onu yok edebilir."

"Başkalarının acılarını paylaşmazsak kendi acılarımızı dindiremeyiz."


11 Şubat 2015 Çarşamba

BEŞE AL, ONA SAT

   İnstagramı yeni yeni kullanmaya başladım. Gerçekten çok güzel paylaşım yapan insanlar var. Bir o kadar da sinir olduğum insanla karşılaştım. Niye sinirlendim peki? 
  Şöyle ki sayın okuyucular yurt dışından satış yapan bazı sitelerden 5 liraya aldıkları ürünü burada instagram üzerinden 10 liraya satıyorlar. Bende geçen aylarda öğrendiğim bir alışveriş sitesinden birkaç şey aldım. Ürünlerim -hem de ücretsiz kargoyla- bulunduğum şehre kadar sorunsuz şekilde ulaştı. Aldığım ürünleri instagramda görünce bi bakayım ne kadar fiyata satıyorlar dedim. Aman Allah'ım resmen iki katına bazen üç katına satmışlar. Bu iş ticaret işi tamam da bu kadar da yapılmaz. 
  Size kendimden örnek vereyim.Resimdeki saati siteden 8 liraya almıştım. İnstagramda 25 tl'ye satıyorlardı. Varın durumu siz düşünün.












  Bende bu durumu sizinle paylaşayım dedim. Aşağıdaki siteden ürünleri ve fiyatları inceleyebilirsiniz. Bu sitelerden alışverişi nasıl yaptığımı da başka bir zaman anlatırım inşallah. Şimdilik sadece siteyi sizinle paylaşmış olayım.

       Sitemiz Buu : aliexpress

10 Şubat 2015 Salı

AŞK YENİDEN

     Uzun zamandır elim klavyeye gitmiyor. Halbuki yazacağım bir sürü şey birikti. Bir yandan da arada bloguma göz atıp, vicdan azabı çekmekle meşguldüm. Blog çocuğum gibi oldu. Uzun zamandır besleyemedim keratayı :) Neysee şimdi yazacağım konuya döneyim.
   Biliyorsunuz ki televizyonda birçok dizi yayımlanıyor bir o kadarı da kaldırılıyor. Açıkçası tanıtımları dönen dizilerin hiç biri -Kardeş Payı hariç- ilgimi çekmiyor. Dram ağırlıklı ya da vıcık vıcık aşk kokan yapımları izleyemiyorum. Fakat geçtiğimiz günlerde Fox' da fragmanı dönmeye başladığından beri sabırsızlıkla beklediğim bir dizi var ki sizlere de tanıtmak isterim.
  "Aşk Yeniden" adlı dizi gerek oyuncu kadrosu gerek konusu ile ilgimi çekmeyi başardı. Başrollerinde çok sempatik bulduğum ve oyunculuğunu beğendiğim Özge Özpirinçci ve Buğra Gülsoy yer alıyor. Özge Özpirinçci'yi uzun zamandır bir dizide izlememiştim. Şimdilik mutluyum :) Sonunda ekranlarda “iyi” diyebildiğim bir romantik komediyi izleyebileceğim.
   Konusuna gelecek olursak; has Karadenizli babasına rest çekip sevdiği adamla büyük umutlarla Amerika'ya giden Zeynep, hamile kaldığını öğrenince sevdiği adam tarafından terk edilir. Bebeği doğduktan sonra bile Amerika da kalmak için çabalayan kızımız çok zorlanınca Türkiye'ye dönmek zorunda kalır.
   Zeynep bunları yaşarken; soylu, zengin bir aileden gelen oğlumuz Fatih de ailesinin her dediğini yapan evlat olmaktan bunalıp okumak istediğini söyler ve soluğu Amerika da alır. Amerika da "hayatımın aşkı" diyebileceği bir kadınla tanışır, birbirlerini severler ta ki Fatih kıza evlenme teklif edene dek. Oğlumuz evlenme teklifi edince, kız bakar ki işler ciddi Fatih'i terk eder. Fatih de hayal kırıklığıyla Türkiye'ye dönmek için yola çıkar. Başrollerimiz Zeynep ve Fatih uçakta karşılaşırlar ve gelişen olaylar sonucunda bir anlaşma yaparlar. "Zeynep, Fatih'in 6 aylığına karısıymış gibi rol yapacaktır."  
  İşte konu böylee. Ben oturdum izledim. Dizi bence izlenebilir, izlense güzel olur :) İnşallah ilerleyen bölümlerde dizi Dallas’a dönüşmez de böyle eğlenceli devam eder. Bir de dizideki tek sıkıntı, oyuncuların arada sırada kullandıkları argo sözcükler. Dizi senaristlerinin dili daha özenli kullanmaları gerekiyor. Bu noktadan başka bir şeye de takılmadım.
  Son olarak diziyi sevdim, beğendim. İnşallah bu dizi de pat diye kaldırılmaz diyerek yazımı noktalayayım dostlar.
 

16 Ocak 2015 Cuma

MUTLULUĞU PAYLAŞMAK

   Dün ilk defa bir nikaha gittim. Kız da oğlan da bizdendi. Yani hem kız tarafı hem oğlan tarafıydım. Çiftimiz çok hoş giyinmişlerdi ve mutluluklarını görmek için gözlerine bakmak yeterliydi. Onların mutluluğunu paylaşmaksa benim için harika bir duyguydu. Nikah sırasında, nikah masasına şahit olarak oturmanın verdiği gururu düşünüp durdum. Düşünsenize nikah sırasında birçok insan orada oluyor ama gelin ve damadın mutluluklarına şahit olduğuna dair resmi belgelerde bir senin ismin geçiyor. Evlilik cüzdanlarında ömür boyu senin şahitliğin yer alacak. Bu çok özel bir konum. İnşallah bir kaç arkadaşım beni nikah şahidi yapar da bende o gururu yaşayabilirim :)
  Sonra yine dün düşünceli, ince fikirli arkadaşların hayatınıza katabileceği güzelliklerin sayısız olacağını fark ettim. Nikah sonrası eve geldiğimizde gelin ve damada arkadaşları tarafından sürpriz olarak hazırlanmış havai fişekler patlarken çiftin yüzünde oluşan gülümsemeyi, o an yaşadıkları sevinci, gelinin gözlerindeki-akşam karanlığına rağmen fark edebildiğim- parıltıyı görmek iyi ki böyle düşünceli bir arkadaşa sahipler diye içimden geçirmeme sebep oldu. Etrafımızdan böyle insanlar eksik olmaz umarım.
  Sözün özü mutluluk kesinlikle  bulaşıcı dostlar. Bir kişinin gözlerinde parıldayan mutluluk o kişiyle bakıştığınız anda size de atlıyor ve yüzünüzde istemsiz güller açıyor. Eminim dün benim gözlerimde karanlığa rağmen parlıyordu. Çünkü yüzümde bastıramadığım daha doğrusu bastırmak için hiç de uğraşmadığım bir gülümseme vardı.
  Sözün özünün özü; burada onlar hakkında yazdığımdan haberleri bile olmayan güzel arkadaşlarımın mutluluklarının bir ömür sürmesini diliyorum ve hepimizin mutlu olup, mutluluk saçan insanlar olmasını temenni ediyorumm efendim :)


9 Ocak 2015 Cuma

KELİME USTASI #2

  Kelime ustasına gönderdiğim mektubu, yardımcısı yanıtlamış. Ben mektupta yazılanlardan habersiz, mektubu öyle bir hevesle açtım ki sonunda tüm harflerimin, tüm düşüncelerimin düzeleceğini sanıyordum. Harflere yaşadığım problemlere ait bir çözüm ummuştum.  Mektubu okuyup bitirdiğimde bedenimi taşıyamaz oldum. En yakın koltuğa  kendimi bırakıp derin bir nefes aldım. Çünkü elimde kalan son çare de tükendi. Yerimden bir milim bile kıpırdamadan uzun uzun düşündüm. Sonra kararımı verdim. Eğer Kelime ustasına mektupla ulaşamıyorsam (ki kendisi ne telefon ne mail kullanıyor)  yanına kendim gideceğim. Sembile Dağı ne  kadar uzakta olursa olsun kelime ustasıyla görüşmem gerekiyor. Artık hayatımda yemeğimden çıkan, ayağıma batan, kedimin boğazına kaçan harfler istemiyorum.

  Bu yüzden önce ailemi arayıp yeni yazdığım roman için Sembile Dağında gözlem yapacağımı söyledim. Annem bu duruma pek sıcak bakmasa da, böyle gözlem gezilerine sık sık çıktığım için  bir şey söylemedi. Eminim ki Kelime  ustasını bulmak için yola çıktığım da annem arkamdan yapabildiği tüm duaları okuyacak, hatta mahalledeki teyzeleri örgütleyip benim için onlardan da dua isteyecek ve ben arkamda kapı gibi dualarla Allah'a emanet yola koyulacağım. 

  Yolculuğa çıkacağımı aileme söyledikten sonra gerekli tüm malzemeleri doldurduğum bir bavul hazırladım. Kaç gündür oradan buradan topladığım 29 harfi özenle bir keseye yerleştirip onları da yanıma aldım. Gerçi kesenin içinde kımıl kımıl hiç durmuyorlar. Umarım yol boyunca uyurlar. Acaba harfler uyurlar mı?  Bu defa iyi olacak hasta, doktorun ayağına gidiyordur inşallah. Son zamanlarda yazı yazamadığım için ses kayıt cihazımı da gözümün önünde bir yere yerleştirdim. Kedimi kapı komşumuz canan teyzeye bıraktım. Kapıyı tırmalayan pati seslerini güçlükle duymazdan gelip son kontrollerini yaptığım arabama bindim. Artık hareket vakti, bas gaza kaptann...



7 Ocak 2015 Çarşamba

EN SEVDİĞİM OYUNCAK ATARİİ


  Bizim kuşak bilir. Bir zamanlar atarimiz vardı. Ne oyunlar oynardık Süper Mario, Road Fighter, Galaxian, Tank....Kardeşimle bayram paralarımızı biriktirip her bayram sonunda yeni bir atari alırdık.(bir öncekini kırdığımız için almaya mecbur kalırdık aslında :)) Bir kasetten sıkılınca, okul harçlıklarımızı biriktirip  saatçi amcadan yeni kaset alırdık. İki oyuncuyla oynanan oyunları bir hırsla oynardık. Bazen kendimizden geçer "Senin yüzünden yenildik" diye saç baş kavgaya tutuşurduk:) bu kavgalarımızın sonu ya annemin azarlarıyla ya da atarimizin geçici süre elimizden alınmasıyla son bulurdu. Ne güzel günlerdi ya.

  Aradan yıllar geçti. Ben bazen çocukların oyun oynadıkları sitelere girip macera oyunları oynamaya çalışıyorum ama hiçbirinde Süper Mario'nun, Tank'ın  tadı yok.(ne sefil günlerdi yaa) Bir gün internette araştırırken benim gibi insanların da var olduğunu gördüm. Meğer eski atari oyunlarını bilgisayarıma indirip kurabiliyormuşum. Hemen indirdim. Bakın tam da şuradan sizde indirebilirsiniz. Bir de oyun konsolu aldım. Öğrenci evindeyken, aynı evi paylaştığım arkadaşları da atari aşığı yaptım. Turnuvalar düzenlemeye başladık. Böylece "Tank da yenen şununla maç yapacak", "O yıldız benim hakkımdı" "Kaç canımız kaldı" gibi cümleler tekrar hayatıma girdi. Final haftalarında ders çalışmaktan kafamız ağrıdığında "iki el atari oynayalım be" diye birbirimizin gözünün içine bakar olduk. Kardeşimle ise artık oynayamıyoruz. Beyimiz Nfs, Pes oynamaktan atariyi hafife alıyor ne yazık ki.

  Kısacası bilgisayarım da hala atari oyunları oynuyorum. Candy Crush'dan sıkılınca arada bir atari oynamak çok iyi hissettiriyor. Çocukluğunuzu özlediyseniz, atari oynamaktan eskisi kadar zevk alacağınıza garanti veririm. Hele iki kişi tank oynarken değmeyin keyfinize.Bu kadar atari bahsinden sonra var mı benimle rakip olmak isteyen :)




3 Ocak 2015 Cumartesi

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ


  Elimde aylardır süründürdüğüm kitabı sonunda bitirebildim. "Bu kitabı okumak lazım" diye düşünüp bir türlü okuyamamıştım. Gerçi son dönemlerde kitap hakkında "çok sıkıldım, bıraktım" yorumlarını da fazlaca duydum ama bitirmememin tek sebebi kendimim. Şahsi tembelliğim yani. Peki bu kadar sözden sonra kitabımız ne anlatıyordu ve bana göre nasıldı?
  Saatleri Ayarlama Enstitüsü Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yazdığı güzel bir roman. Olaylar Hayri İrdal adındaki bir karakterin dilinden anlatılıyor. Gençlik çağında bir saatçinin yanında çalıştıktan sonra ustasının  ölmesiyle birçok işe girip çıkan, evlilik hayatı ve maddi durumu pek düzgün olmayan, iki çocuklu bir beyefendi Hayri İrdal. Hayatının kısa bir bölümünü akıl hastanesinde geçirmiş, boş vermişlik ve umursamazlık huylarından mustarip bu adamın hayatı "Halit Ayarcı" ile tanışınca bir anda değişir. Önceki yıllarda çalıştığı saat ustasının sözlerini bir yemek sırasında Halit Ayarcı' ya söylediğinde, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün temelleri atılır ve Hayri İrdal bu enstitünün kurucusu olarak görev yapmaya başlar. Böylece refah seviyesi yükselir ve hayatı yoluna girer. Romanın ilk yarısında Hayri İrdal'ın enstitüyü kurana kadar  ki yaşamı, diğer yarı da ise bu kuruluşun işlevi ve işleyişi anlatılıyor.
  Bana göre kitap yarıda bırakılacak kadar kötü değildi. Bazı yerlerde sıkılsam da bitirmek de çok zorlanmadım. Hatta bazı yerlerde satırların altını bile çizdim. Öyle değişik fikirler yer alıyordu ki "Vay bunu hiç düşünmemiştim" dediğim zamanlar oldu. Ama kitabın sonunda "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" nü bir kuruluş olarak çok saçma buldum ve iyi ki günümüz de böyle saçma bir şey yok dedim. Eğer klasik okumak istiyorsanız bu kitabı okuyabilirsiniz ama okuma listenizde daha akıcı Türk klasikleri varsa önce onları okuyun derim.

Sizinle kitap da altını çizdiğim bir kaç satırı paylaşayım

"Bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiş oluyor, öbür yandan da bir insana yaşadığı şuurunu, zamanını hediye ediyordu."

"Saatler kadar derin bir şekilde olmasa bile bu benimseme ve uyma keyfiyeti bütün eşyalarımız da vardır. Eski şapkalarımız, ayakkabılarımız, elbiselerimiz gün geçtikçe bizden bir parça olmazlar mı? Onları sık sık değiştirmek isteyişimiz de bu yüzden değil midir? Yeni elbise giyen adam az çok benliğinin dışına çıkmışa benzer."

"O yatakta  saçlarını dağıtmış, tembel tembel kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. Ben pencerenin önünde, ayakta, yataktan kalmak konusunda daha atik, kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum."




1 Ocak 2015 Perşembe

YENİ YILDA NE İSTİYORUM :))

  

  Bir yeni yıla daha girdik. Hiç birey değişmedi bana göre. Ne umutlarım arttı ne hayallerim. Hepsi aynı kaldılar. Arkadaşlarımla beraberdim. Her zamanki gibi muhabbet ediyorduk. Saatler 12' ye yaklaştığında "Yeni yıla az kaldı" dedik. Saat 00.00 olduğunda "2015 mi şimdi" diye söylenip konuşmamıza devam ettik. Yeni yıla öyle sade girdik ki ne sevinç çığlıkları ne kutlamalar hiç biri olmadı. Dışarıdan da ses gelmedi. Önceki yıllarım da böyle değildi hâlbuki. Ben yeni yılı kutlamasam da sokaklardan taşan sevinç nidaları yankılanırdı odamda. İstemsizce penceremden dışarıya bakardım. Ama bu yıl ne evimde ne dışarıda ses vardı. Buna rağmen neşeliydim. Çok da eğlendim. Şimdi anlıyorum ki insanı neşeli kılan yeni bir yıla girmek değil, insanın sahip olduğu arkadaşlar, paylaşılan anılar, yaptığı eğlenceli sohbetlermiş.
 Allah bize yeni yılımız da, ömrümüze ömür ekleyecek güzel insanlar ve hayatımızda var olan can yoldaşlarımızla da yaşayacağımız güpgüzel anılar nasip etsin. Hem hayatlarımıza değer katan hem hayatlarına değer katacağımız güzel insanlar ve onlarla yaşayacağımız mutluluklar umarak yeni yılınızı kutlarım dostlar, nice senelere :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...