21 Eylül 2020 Pazartesi

 



KIŞA HAZIRLIK

Eli belinde, mutfağın ortasında öylece beklerken; kafasında yapılacak işleri sıralamaya başladı. Sepetteki domateslere kaydı bakışları. Domatesleri bozulmadan yıkamalı, soymalı ve doğramalıydı.  Şimdi bu domateslerden sos yapacaktı. Bahçeden toplanacak fasulyeler ve topraktan çıkaracağı patatesler de sıradaydı. Tüm bunlar gözün önünden geçerken, ağlayan bebeğinin sesiyle bölündü düşünceleri.  Bebeğini susturmak için kucakladı. Mutfakta, her zaman koyduğu köşeye bıraktı. Yanına birkaç tane tahta kaşık ve bir bakır tası da koyuverdi. Bebeği bir yandan uyanmaya çalışırken bir yanda da oynamaya başlamıştı. O da domatesleri yıkayıp, soymaya başladı.

Yorgundu. Sabahın beşinde kalkıp ineklere bakmış, sağdığı sütü kaynatmaya başlamıştı. İneklerinden sağdığı sütle peynir, yoğurt ve tereyağı yapardı. İhtiyacından fazlasını da ineği olmayan komşularına satardı. Bakkala olan borcu aklından geçerken inekleri olduğuna şükretti. Şu inekler de olmasa nasıl borcunu öderdi? Domatesleri hızlı hızlı doğrarken, tezgâhta duran eski kavanoz kapaklarına baktı. Yenilerini almak lazımdı. Yoksa yaptığı tüm konserveler bozulurdu.

Akşama kalmadan bebeğini sırtlanıp daha fasulyeleri de toplayacaktı. Fasulyeleri biraz yemeklik biraz turşuluk ayırıp haşlayacak ve dolaba atacaktı. Tüm bunları yaparken akşam eve gelip gelmeyeceği belli olmayan ama gelip de yemek bulamazsa, kavga çıkartacak kocasına yemek hazırlayacaktı.

Elindeki son domatesleri doğrarken mızırdanmaya başlayan bebeğine baktı. “Ah” dedi içinden. “Ne güzel bebek. Çocuğumu sevmeye bile zamanım yok. Sadece yedir, içir ve uyut. Artık o da alıştı bu yaşama. Önceleri gülücükler atardı. Şimdi ismini söyleyince bile, zor bakıyor insana.  Fırsat bulup ne oyun oynayabildim ne de güzel bir zaman geçirebildim yavrumla.”

Günlük hayatın koşturmacasında bakamadığı bebeği için bir “ah” çekti. Domatesleri kaynatmak için sobayı yakarken,  genç kızlığında kurduğu hayallere “ah” çekti. Evliliği hiç böyle düşünmemişti. Eve gelmesin diye dua ettiği kocasına “ah” çekti. Bir “ah” da özlediği halde görüşemediği ailesi için döküldü dudaklarından. Üzüldü, gözleri doldu ama ağlamadı. Daha balkondaki eriklerden komposto, erken eren elmalardan reçel yapılacaktı. 

Onun için güz hüzün değil, kışa hazırlık zamanıydı…


13 Eylül 2020 Pazar


MEYHANE

Meyhane, Emile Zola’nın okuduğum ilk kitabı. @karaktermeselesi için okumaya başladığım bu kitaptan, çok ümitli değildim aslında. Nedense sıkılacağımı düşünüyordum ama öyle olmadı.Üç gün içinde bitirebileceğim kadar akıcıydı. 

Kitap, pencerede kocasını bekleyen, gözü yaşlı Jervez ile başlıyor. Baba dayağından 14 yaşında Latier’e sığınan bir kız Jervez. Bu birliktelikten iki çocuğu da var üstelik.  Kocasını beklerken, Paris’te tek başına ne yapacağını düşünen haline üzülüyorsunuz. Kısaca roman, ilk sahneden içine alıyor sizi.

Kitabın genelinde, Jervez’in çocuklarıyla verdiği hayat mücadelesini okuyoruz. Yaşamını kurmak için verdiği çaba takdir edilesi.  Sonra düşünceleri yüzünden nasıl mahvolduğuna da birebir şahit oluyoruz.

Aslında okuyanların birçoğu ” içki” yüzünden kaybolan hayatlar diye yorumlamışlar. Bence karakterin sefilleşmesinin sebebi içki değil;  düşünceleri. Tabi ki içki de yoksullaşmasına neden oluyor ama fikirleri, bir daha toparlanmasına bile fırsat vermiyor. Okuyunca belki bana hak verirsiniz. İlk başlarda takdir ettiğimiz kadın, sayfalar ilerledikçe bizi sinirlendirmeye başlıyor. “Nasıl böyle düşünebilirler” diye hayretle takip ediyoruz.

Bir de öyle sahneleri var ki betimleri ve diyaloglarıyla gözünüzde canlanıyor. Mesela çamaşırhanede iki kadının kavga ettiği sahne, hala zihnimde dolaşıyor.

Henüz Emile Zola’yla tanışmadıysanız ve 1800’lü yılların Paris’ini bir nebze keşfetmek isterseniz bu kitabı da okuma listenize ekleyiniz efendim.


6 Eylül 2020 Pazar




 ÇOCUKLUK

İnsanın vatanı neresidir? Dikenli tellerle çevirdiğimiz toprağımız mı? Askerlerimizle koruduğumuz sınırlarımız mı? Bence asıl vatan “çocukluğumuzdur”.

Çocukluk; değişmemiş, el değmemiş,  masum düşüncelerin-eylemlerin merkezidir. Tüm duygularımızın bozulmadan en saf halini saklayan yerdir. Kaygılardan uzak sevinçlerin, ekili olduğu topraklardır. Dünya telaşına dalmadan, kainatı hayranlıkla izleyebildiğimiz yurdumuzdur. Her güne umutla uyanabildiğimiz, cesaretle tüm güzelliklerin tadına varabildiğimiz; evimiz…

Ve ben umuyorum ki; bedenimiz  yaşlansa da ruhumuz çocukluğumuza hep dokunabilsin. Dokunsun ki o hoş kokulu topraklardan ellerimize bulaşan ne varsa, bugünümüzü de güzelleştirsin…

28 Ağustos 2020 Cuma

 

KELİMELER SİHİRDİR

Kelimeler, ruhun ve düşüncelerin dışa vurumudur. Ruhta beliren olumlu olumsuz tüm duyguları sözcüklerle aktarırız. Zihnimizden yansıyanlar da dudaklarımızdan dökülüverirler. İşte bu yüzden; kelimelerin çok etkili olduğuna inanıyorum. Tıpkı Einstein ve Ghandi gibi.

Sizlere kelimelerin ne kadar etkili olduğuna dair çocukların üzerinden bir örnek vereyim. . Bildiğiniz gibi çocukları “yaramaz”, “inatçı”, “kavgacı” gibi olumsuz etiketlememek gerek. Çünkü sürekli çocuğa “Çok yaramaz. Bizi hiç dinlemez.” Denilince bir müddet sonra bu cümleler, çocuğun alışkanlığına dönüşüyor. Hatta büyüdükçe karakteri oluyor. Ayrıca kısır döngüye de giriyoruz. Yani yaramaz dedikçe yaramaz oluyor ve yaramazlık yaptıkça da söylenmeye devam ediyoruz.




İnsanlarla ilişkilerimize bakarsak da kelimelerin etkisi büyük.  Örneğin bir kişi hakkında sürekli kötü cümleler kurulan,  dedikodu yapılan ortamda bulunuyorsak;  zamanla o insana karşı önce düşüncelerimiz değişiyor. Sonra da davranışlarımız. Tam tersi durumda da,  güzel cümlelerle bahsettiğimiz kişilerle de ilişkimiz derinleşiyor. Bağımız kuvvetleniyor.

Peki sözcüklerin kendimize etkisi oluyor mu? Tabi ki. Kendimize sürekli verdiğimiz telkinlerin hayatımıza etkisi büyük. Mesela “Kendimi geliştirmeyi severim”  diye düşünüyor ve bunu dillendiriyorsak; önümüze açılan tüm kapıları çalmaya meyilli oluyoruz.  Kendimizi şanssız olarak atfediyorsak; en küçük tersliklerde bile dünya başımıza yıkılıyor. Muhtemelen yaşadıklarımız başkalarının da başına gelen şeyler. Fakat biz durumu kendimize özel kılıp, isyana bile sürükleniyoruz. Olumsuzluklarla başa çıkmak yerine, kendimize acımayı seçiyoruz.

Bir de Rabbin gönderdiği Kur’an var ki; o da harflerden, kelimelerden oluşuyor. Fıtratı bilip yaratan biliyor ki insan konuşmaya, anlamaya ve anlaşılmaya muhtaç.

Bu yüzden diyorum ki kelimeler sihirdir ve sihir dudaklarımızın ucundadır.  Sırf bu yüzden bin düşünüp, bir söylemek gerekir. Bunu başarabilmek ümidiyle…


 

2 Ağustos 2020 Pazar


NEDEN KIYMETLİLER?

“Bir kişi bizim için neden kıymetlidir ?“  Hiç düşündünüz mü? Bu sıralar benim aklıma bu soru çok geliyor.

 Ben kişilerin nezdimizdeki değerini arttıran şeyin “emek” olduğunu düşünüyorum. İnsanlara ne kadar çok emek veriyorsak o kadar kıymetli oluyorlar. 

Her ilişki ilmek ilmek örülüyor ve bir bebek gibi bakıma ihtiyaç duyuyor. Bu dostlukta da arkadaşlıkta da evlilikte de geçerli bence. Mesela bir evladın bu kadar değerli olmasının nedenini; doğum için çekilen fiziki acılardan, bölünen uykulardan ya da yarıda kesilen tatlı sohbetlerden olduğunu düşünüyorum. Bir dostu kıymetlendirense; yoğunda olsak dertleriyle dertlenmek ve ya sevinçlerini paylaşmak, kısıtlı zamanda bile fırsat oluşturup konuşup, görüşmek… Karşılıksız aşklar için bile harcana sayısız dakika, emektir bana göre.

Mina Urgan’ın “Bir Dinozorun Anıları” kitabında Bazen bir kaldırımdan karşı kaldırıma geçmeye üşendiği için, nice dostlar yitirdiğini söyler.Çok severim bu cümlesini. Bir de der ki “ Aşk ilişkilerinin çapraşık olduğu sanılır. Oysa bütün insan ilişkileri, aile ilişkileri, dostluk ilişkileri de aynı derece çapraşıktır. Dostlar birbirlerine özen göstermezlerse aşk gibi, kolayca yara alır.

Velhasılıkelam;  emek sıradan bir insanı ,o kişiyle kurduğumuz bağı ziyadeleştirir. Tanıdığı arkadaş, arkadaşı dost kılar. Bu sebeple her kim için çaba harcıyorsak; yanımıza can, derdimize derman olması dileğiyle….

 





26 Temmuz 2020 Pazar

YOĞUN VAKİTLERİN KIYMETİ

Bilmiyorum fark ettiniz mi? İnsan en yoğun olduğu dönemlerde, zamanı daha verimli kullanıyor. Daha çok dizi izleyip daha çok aylaklık ettiğiniz dönemlere şöyle bir bakın.  Genellikle o günler,  en verimsiz günleriniz olmuştur. Planladığınız bir çok şeyi yapmamış hatta düzenli yaptığınız eylemleri de askıya almışsınızdır.  İş, okul ve ev hayatınız ne kadar yoğun olursa zaman o kadar kıymetli hale geliyor. “Hiçbir şeye yapmaya zamanım yok” demeden işleri düzene koyabiliyorsunuz.

Katıldığım atölyelerde, bebekleri olduktan sonra yer alan çok fazla insan var. Annelerin bu kadar çok yazı yazmak istemelerini, bir hocamız “Bebekler, annelerinin uydurduğu masallardan hoşlandıkları için anneler de “Benim bebeğimin hoşuna gidiyorsa diğer çocukların da hoşuna gidecektir. O halde neden yazmayayım?”  düşüncesiyle başlıyorlar” diyerek açıklamıştı. Evet, bir sebep bu olabilir.

Benim gözlemlediğimse, bir çocuk insanın tüm vaktini dolduruyor. Bu yoğunluksa insanı, vaktini düzenli kullanmaya itiyor. Bu koşturmacada daha çok şeyi daha kısa zamana sığdırmaya başaran, planlı yaşamaya başlayan bir güruh ortaya çıkıyor.

Bizler de şu tatil döneminde, kendimize bir alan açabilir ve aklımızdaki fikirlerin hayat bulması için çabalayabiliriz. Bu sebeple herkese,  güzel işlerle dolu yoğun bir hayat diliyorum J

 

 

 


23 Temmuz 2020 Perşembe

GİDERKEN BANA BİR ŞEYLER SÖYLE

"İnsanların yolu iki şeye, aşka ve ölüme mutlaka düşer” yazıyor arka kapakta. Okuduğunuz anda düşünmeye başlıyorsunuz ve bu tüm kitap boyunca da devam ediyor.

 Kitap boyunca bir de soru soruyor Mustafa Ulusoy. İnsanın içinde kalan, düşündüren ve cevap bekleyen bir soru. “Ben hiç var olmasaydım bu dünyada, ne değişirdi?” Bu soru kitapta ölmek üzere olan bir kızın ağzından dökülüyor ve kitap boyunca size eşlik ediyor. Kitabın sonunda Dr. Mavi ve Beyaz ile birlikte sorunun cevabına da ulaşıyorsunuz.

“İnsanın temel acıları üçlemesi” adı altında bir serinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabı “Aynalar Koridorunda Aşk”. Tahmin ettiğiniz gibi aşk acılarını konu alıyor. İkinci kitabı “Giderken Bana Bir Şeyler Söyle” ise ölümü anlatıyor. 

Psikolog olan yazarımız acıları hastaların dilinden aktarıyor bizlere. Her hasta bir renk ile isimlendirilmiş. Doktor Mavi, hastalar kahverengi, yeşil ve diğerleri. Bu isimlendirme bile çok dikkat çekici.  

Bu yüzden özellikle sevdiklerini kaybedenlere, kaybetme korkusu ve kaygı bozukluğu yaşayanlara bu kitabı tavsiye ederim. Okudukça insanın acılarına, kaygılarına ve korkularına bir merhem oluyor adeta. Kitabı kapattığınızda ölüm size eskisi kadar ürkütücü gelmiyor. Sıkı sıkıya bağlandığınız hayatınız için endişeleriniz yavaşça kayboluyor ve rahatlıyorsunuz.

Yolumuz mutlaka ölüme düştüğüne göre, bu kitaba bir göz atın bence :)

19 Temmuz 2020 Pazar

KADINLAR ORMANI

 “Evlilik yüzüğümü parmağımdan çıkarmazsam kuşlar cıvıldamayı keseceklermiş" dedi. Rüyasında karanlıkta ayakta duruyormuş, bir portakal ağacının dallarında da papağanlar, kanaryalar ve kırlangıçlar varmış. Hepsinin gagaları açıkmış ama sesleri çıkmıyormuş çünkü hepsi boyunlarını geriye atmış,  gökyüzüne bakıyorlarmış.

Demirci annemin elindeki yüzüğü keskin bir eğe ile kesti. Sadece  bir saniye sürdü.

Demirci annemin Meksika'nın ötücü kuşlarını kurtardığından habersizdi.

Meksika kırsalında bir ormanlık bir dağ düşünün, doğan her çocuğun erkek olduğu söyleniyor. Gerçek ise daha üzücü. Kız çocukları da doğuyor fakat uyuşturucu kartellerinin kaçırmasından korktukları için anneler, kızları olduğunu dillendiremiyorlar. Gerçekten çok ilgi çekiciydi. Kaçırılmasınlar diye erkek gibi giydirilen, dişleri siyaha boyanıp, çirkinleştirilen ve çukurlarda saklanan kızlar ve onları korumaya çalışan anneler ve anneannelerin öyküsü… Bir dağın başından iş aramak için giden ve hiç geri dönmeyen erkekler ve arkalarında kalan kadınlar ve kızları… İşte kadınlar ormanı.

Bu kitabı sevgili Tuğba Coşkuner’ in tavsiyesi  ile tanıdım. Kitap beni çok etkiledi. Yazarın cümleleri ve akıcı anlatımı sayesinde de Kadınlar Ormanı’nı kısa sürede bitirdim.

Akreplere, yılanlara, tarım ilaçlarına ve uyuşturucu kartellerine karşı savaşan kadınların hikayesini okumanız tavsiye olunur efendim.❤






7 Temmuz 2020 Salı

ZAMANA EMANET


  Zihnim darmadağındı son günlerde. Tek tek kaybediyordum anılarımı.Her kaybolan hatıranın yerindeki boşluklar, boğuyordu beni. Biraz nefes almak için başımı kaldırdığımda gördüm. Eski saatin arkasında neyin gizlendiğini. Annemin gülüşüydü bu. Onu aldım. Ben de gülümsedim ve ceketimin cebine atıverdim.

  Karıştırmaya başlayınca babamın başımı okşayan elini, kardeşimin hediye ettiği küpenin tekini ve dedemin eski kurmalı saatini de orada buldum. Baktım bu sadece bir başlangıç. Saati aldım. Ters çevirdim. İçine elimi daldırdım. Önce bir ıslaklık geldi parmaklarıma. Meğer bu yaşıma kadar düşen gözyaşlarım da buradaymış.  Sonra neşeli anlarımda gözlerimde beliren parıltılar bulaştı avuçlarıma. Cebime onları da katıverdim.

  Yolun daha başında bu kadar şeyi yanıma almak düşündürüyordu beni.  Daha yolum uzundu ve pek çok şeyle karşılaşabilirdim. Her birini yanıma alırsam, nasıl taşırdım ki? Tüm bunlar beynimden geçerken elime dokunan şey yüzünden düşüncelerim bölünüverdi.  Bir de baktım küçüklüğümde kullandığım boya kalemlerim ve bacasından dumanı tüten minik evim.  Birden yüreğim sıcacık oldu. Çünkü dağların ardından doğan güneşim de buradaydı. Onları burada bırakamazdım ya! Onları da oldu aldım yanıma.

  Biraz daha karıştırınca önce nenemin yaptığı ekmeğin kokusu burnuma doldu. Sonra bin bir koku yükseldi saatin içinden.  Denizin, kokladığım çiçeklerin, yağmurdan sonra toprağın, ormandan geçerken çamların, nemli çamaşırların ve bozulan turşuların, içinden kedi fırlayan çöplerin kokuları da sarıverdi etrafımı. Burada kokladığım tüm kokular vardı. Hepsini aldım yanıma. Ceplerim de iyice ağırlaşmaya başladı. İyi ki üzerimde büyük cepli bir ceket vardı.

Sonra elime yapışan lekeleri fark ettim. Dikkatlice baktığımda bu lekelerin benim parmak izlerim olduğunu gördüm. Ellerim nelere dokunmuşsa ve nelere iz bırakmışsam hepsi bu lekelerdeydi işte. Onları da cebime koyacaktım ki taşıyamayacağım kadar ağırlaştı ceketim. Meğer ne kadar çok yere değivermiş ellerim.

Düşündüm taşındım ve yükümü paylaşmaya karar verdim. Dedemin saatini çıkarıp cebimden yelkovana ve akrebe göz attım. İkisi de gönüllü gibi görünüyordu. Yükümü paylaşmak için ceplerimi boşalttım. Her birini onlara verdim. 

Zihnimde ki karmaşa sona ererken; anılarımı zamana işte böyle emanet ettim.


24 Haziran 2016 Cuma

Kuş Misali ..

Fark ettiniz mi bilmiyorum. İnşallah fark etmişsinizdir. "Bilirsin nerelerde kaç gündür sesi soluğu da çıkmadı" demişseniz nasıl da mutlu olurum :D Ramazan öncesinde elekçi gibi gezdiğim için yazı yazmaya fırsatım olmadı. Oradan oraya gezerken, aklımda "şurayı da blogumda anlatmalıyım, şunu da yazayım bak"  düşünceleri vardı.Fakat ancak zaman bulabildim.

Gelelim asıl yazacaklarımaa.. Yıllardır gitmek istediğim şehre gitmek sonunda nasip oldu.Sırt çantamla kaplumbağa gibi gezdim tüm ili. Bir gün içinde 17 km yürüyerek hemde. Kendi canıma okudum. Pişman mıyım? Aslaa. Antep harika bir şehirdi. Adım adım gezmek hele  daha harikaydı.

Otobüsten indiğim an sevdim bu şehri. Oradan oraya atlaya zıplaya gidiyordum resmen. Otogarda gözüme çarpan ilk şey tabi ki bunlar olduu...Antep fıstığının, ata toprağına geldiğim ilk adımda belliydi.Bu harika karşılama töreninden sonra yolumuz Zeugma'ya düştü...


Gezime ilk önce "Zeugma Müzesi" ile başladım. Bu müzede, Anadolu'nun dört bir yanından toplanmış mozaikler sergileniyor. İlk defa mozaik müzesine gittim ve harikaydı. M.S. 3 ve 4. yüzyılda oluşturulmuş mozaikleri görmek dahası dokunmak beni çok etkiledi. Aklımdan "binlerce yıl önce yaşamış bir Romalı ile aynı taşlara dokunuyorum" düşüncesi geçiyordu. Sizce de çok etkileyici değil mi :) 

Müze de daha çok Yunan Mitolojisindeki Tanrılar yer alıyordu. Mesela bu mozaikte olduğu gibi.. 

Müzede, Gaziantep'in simgesi haline gelmiş "Çingene Kızı" mozaiği de sergileniyordu. Bu mozaiği görmek için sabırsızlanıyordum. Tüm mozaikleri gördükten sonra simsiyah bir odaya girdim. Çok önemli bir parçayı göreceğim, sergilendiği odanın girişinden belliydi.Her yer kapkaranlık. Sadece yolu takip ettim. Derken o karanlık odadaki tek şeyi, Çingene Kızı' nı gördüm. Göz göze geldik. O an gözleriyle beni izlediğini düşündüm.Canlı gibi, ruhu vardı sanki. Bu duyguyu verebilmesi için özel bir şekilde tasarlandığını sonradan öğrendim. 


Çingene Kızı, Mona Lisa ile aynı şekilde tasarlanmış. Nereye giderseniz sizi izliyormuş gibi. Arka fonda da mistik bir müzik çalıyordu. Kısacası bir şehrin simgesi olabilecek kadar etkileyici bir mozaikti ve çok güzel sergilemişlerdi.






Zeugma Müzesinin ardından Antep kalesine çıktım. Sonra da kalenin dibindeki bakırcılar çarşısını gezdim. Her yerden bakır işleyen ustaların sesleri geliyordu. Tık tık tık.. Öyle ahenkli çalışıyorlardı ki onları dinlerken yüzümde gülümseme eksik olmadı.Bu ustamız da dükkanın önünde bakır işliyordu. Ne güzel görünüyor değil mi :) 


Bu çarşıdan hediyelik bakır eşyalar alabilirsiniz. Fiyatlar, beklediğimden ucuzdu ve o kadar çeşit vardı ki neyi alacağıma karar veremedim.











Bir de "yemeni" denilen yandaki resimde gördüğünüz bir ayakkabı vardı. Antep'e özgüymüş.Daha önce bir kaç mağazada rastlamıştım ama Antep'e özgü olduğunu bilmiyordum. Giyerim dersiniz bu ayakkabıları da tercih edebilirsiniz. Çok otantik ve hoş görünüyorlardı.Rahatlığını bilemeyeceğim ama :)










                                          
Gezdim, gördüm derken karnım acıktı haliyle :)  Size yediğim enfes yemeği anlatmadan geçersem içimde kalacak o yüzden hemen anlatıyorum. "İmam Çağdaş" adında tarihi bir lokanta vardı. Hemen hemen herkes biliyor zaten. Sorduğunuz  zaman rahatlıkla tarif ediyorlar. Yani bulmakta sıkıntı yaşamazsınız. İşte bu harika mekana olabildiğince aç olarak gittim. Meşhur yemeklerinin ne olduğunu daha önce öğrendiğim için Ali Nazik Kebabı sipariş ettim. Bakır kapta gelen o muhteşem yemeği o kadar hızlı yedim ki bir ara mideme oturdu sandım :D Yemekten sonraki ilk yorumum "Bu kebapsa biz bunca yıldır ne yemişiz" di. Tek kelimeyle bayıldım. 

Antep'e gelmişken baklava yememek olmaz değil mi? Tabi ki onu da yedim. Yemelere doyamadım da o gün :D 
Size tavsiyem de yemeniz sayın okur. Lütfen giderseniz İmam Çağdaş'ta Ali Nazik ve baklava yiyiniz. Yerken beni anarsınız. "Bilirsin demişti bak güzelmiş" filan diye de aranızda konuşursunuz belki :))






Şimdilik bu kadar. Ben bir yazıda anlatabileceğimi düşünmüştüm. Olmadı maalesef. Antep gezimin kalan bölümünü diğer yazımda devam edeyim. Sizinde gözleriniz yorulmuştur değil mi efendim. O sebeple şimdilik elvedaa  :)  

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne Zaman Yazmalı?

Bir yazı ne zaman yazılır? Dertliyken,için bayram yeriyken, gezerken, uyandığın anda ve ya yatmadan önce? Kişiden kişiye değişiyor sanırım. Bir arkadaşım "şu sıralar mutluyum bir şey yazamam" demişti. Ben de şaşırıp söylenmiştim "nasıl yani, mutluyken yazamıyor musun?" diye.Gerçi geçen de bahsetmiştim Didem Madak'ta hep hüzünlü şeyler yazar. Demek ki o da dertlenmeden yazamayanlardan.Ben de öyle değil olay. Daha çok mutluyken yazarım. Üzüldüğüm şeyleri ya yakınlarıma anlatırım ya da az ağlarım  geçer gider.Aşırı aşırısı bunalırsam o zaman bir kaç sayfa yazı yazıp sonra o sayfaları parçalarım ki dertlerim,yazılar gibi baki kalmasın.

Kalemi ise içimi dökeyim biraz kendimi bulayım diye elime alıyorum  Şu sıralar ne kadar klavye tuşlarıyla haşır neşir olsa da parmaklarım, en çok yazarken rahat hissediyorum. Kalemin, silgilerin farklı bir içtenliği var hala. Birde gittiğim her yere sürüklediğim defterlerim var. Bana dert ortaklığı yapan, arada  yırtıp çöpe attığım sayfalar da dahil bu dert ortaklığına.. 

Blogumu  seviyorum ama biraz "ne derler" kaygısı güdebiliyorum. Defterlerimde öyle değil ama. Bir ben biliyorum bir de Yaradan. Saymalar, sövmeler, sevmeler hep oralarda gizli işte. Ha bazen biri bulur, okur kaygısı oluyor. Onu da içsel çabalarımla ortadan kaldırıyorum . 

Bir şekilde yazmaya, yazma eylemine sığınan sevgili dostlar, siz ne zaman yazıyorsunuz peki ? Kaleme, deftere,teknoloji çağıyla birlikte klavyeye en çok ne zaman dokunuyorsunuz? Bilmek isterim :)




Not: Bu aralar dinlediğim şu güzel şarkıyı da şuraya bırakayım. Bilmiyorsanız bir dinleyin derim :)

Şemsiyemin Ucu Kare-Burcu Sarak



6 Mayıs 2016 Cuma

Zıplayan Kediler Aşkına

Önceleri anneannemin kedilerini severdim.Bir sürü kedisi vardı.Yemek saatlerinde uğrarlar sonra da balkonun bir köşesinde miskin miskin otururlardı.Ben de yakalayıp severdim. Ellerimde tırnak izlerini hatırlıyorum.Çokça haşır neşir olduğumdandı sanırım.

Evet önceden böyleydim. Şimdi tabi ki hala  hayvanları seviyorum ama uzaktan. Dokunmadan istediğim kadar seviyorum. Bu konuda oldukça da başarılıydım. Ta ki aşırı derecede hayvan sever bir arkadaşa sahip olana kadar. Normal bir sevgi değil. Aşırı derecede seviyor hayvanları. Hayvanları görünce yüzünde güller açıyor. Ölesiye sarılıyor.Kedi görünce yakalamaya çalışıyor. Hayatımda böyle hayvan sever bir insan daha görmedim.  Bana da çok sevimli geliyorlar fakat onun gibi sevgimi gösteremem. Mümkün değil.

Böyle bir  arkadaşa sahip olunca kedi ve köpeklerle daha sık karşı karşıya geliyorum artık. İşte bu karşılaşmalarda ani hareketleri sebebiyle küçük hayvan dostlarımızdan korkmaya başladım. Mesela masada kalemle bir şeyler yazarken bir kedi aniden üstüme sıçrayabiliyor ya da kapıyı açtığım anda üstüme doğru koşan bir kediyi görebiliyorum.Arkadaşım bir köpeği sevdiği için köpek kovalamaya başlayabiliyor. Tabana kuvvet kaçmakta bana düşüyor.  Bu durumları yaşayınca gel de korkma.

Birde bilindiği üzere korkular sonradan öğrenilir.Yani deneyimlerimiz, korkularımızı oluşturuyor. Bende de bunları yaşadıkça hayvan korkusu oluşmaya başladı. Bu, başta arkadaşım olmak üzere zıplayan kedilerin ve peşimize takılan köpeklerin yüzünden. Sağolsunlar. İşte benim hayvan korkuma da böyle temel attık a dostlar -_-


30 Nisan 2016 Cumartesi

Grapon Kağıtları

Kitapçılarda dolaşmak çok hoşuma gider benim. Saatlerce kalsam sıkılmam. Yeni yeni kitaplar gözüme çarpar her defasında. Hemen listeme eklerim ki sonradan unutmayayım. İşte böyle bir kitapçı ziyaretim sırasında karşılaştım Didem Madak'la. Üç kitabı bir rafta yan yana koyulmuştu. İnceciktiler ve çok güzel kapakları vardı. İçlerini açtım tek tek. Hepsi şiir kitabıydı. Şiir okumayı sevmem hâlbuki ama o gün kendime söz verdim. Bu kitaplar alınacak ve kitaplığa eklenecek diye. 

O günden yaklaşık bir yıl sonra kitaplarından birini aldım. Grapon Kağıtları'nı.. Okudum okudukça içim acıdı. Hüzünlendim. Üzüldüm. Gözlerim nemlenmiş bile olabilir. Şimdi geçmiş zaman hatırlamıyorum. Bu kadar acı içinde içimi ısıtan şeylerde vardı. O kısacık kitabı günlerce okudum. Yavaş yavaş sindirebilmek için. Kitabın her yerini çizdim o kadar çok harika dize vardı ki.. Her dize de bu kadar acı içindeki kadını merak ettim.Açtım araştırdım. Annesini kaybetmiş bir İzmirli şair. Aslında avukat ama şairlik ona daha çok yakışmıştı bana göre. Sonra yaşamını araştırmaya devam ettim. Vikipedi yetmedi haliyle. Füsun adında  bir kızı varmış. Kızı için de şiirleri vardı onları da okudum. En son öğrendim ki kansere yakalandığı için 41 yaşında kaybetmişiz Didem Madak'ı. Öldüğünü öğrenince ağlamıştım sanırım. Annesine duyduğu derin özlemi kızı da kendisine duyacak diye.. 

Şimdi en sevdiğin şair kim deseler Didem Madak derim. Kitapları kendime söz verdiğim gibi kitaplığımın baş köşesinde yer alacak. Ara ara tekrar okunacak, gerekirse ağlanacak. 

Bu arada, bu kadar yazıdan sonra tabi ki Grapon Kağıları'nı okumanızı tavsiye ettiğimi anlamışsınızdır. Ah'lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi'ni de okuyun bence.:)

Buraya bir kaç dizesini bırakayım

.... şöyle bir şey yazdım sonra
ya
ğmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
berbattı,
bir
şiire böyle başlanmazdı.
************************************
Annem çok sevmelerin kadınıydı.
Daldaki kirazları, yazmasındaki oyaları, fistanındaki çiçekleri, asmadaki üzümleri, evin kedisini, soka
ğın delisini, babamın gömleğini, beni, bizi, mahalleyi...
Bildi
ğim her şeyi severdi. Bana da sevmeyi öğretti.
Öyle az buz değil "çok sev!" derdi.
Annem gibiyim artık. Az sevme bilmiyorum ben."

Ben de Didem Madak için küçük bir şey yazmıştım zamanında "Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım" şiirini okuduktan sonra galiba. Onu da buraya bırakıp gideyim :))








Çiçekli  kadınları severim ben. Sizde bilirsiniz onları. Hani ellerinde demet demet şiir kokusu gizlidir. Olmadık zamanlarda karşınıza çıkıp dizelerine aşık ederler insanı. İşte bu yüzden sevilesidir her biri...

28 Nisan 2016 Perşembe

Göçebe Hayatım

Son 5-6 yıldır kısmi göçebe hayatı yaşıyorum.Oradan oraya savrulurken dönem dönem "bakalım şimdi nereye gideceğim" düşüncesi, hayali, stresini hayatıma baş tacı yapıyorum. Her dönemeçte kendi elimle yazdığım şehir isimlerini tekrar tekrar gözden geçiriyorum.. Sonra o şehirlerden birinde soluk almaya başlıyorum. İşte o zaman hem aileden bağımsız, özgür, mutlu birey hem aile özlemi duyan, çocuksu kişi aynı bedene sığıveriyor. 

Her şehir farklı kurallara sahip tabi. Mesela bir şehir de 5 gün makarna yiyebiliyorum. Diğerinde harika ev yemekleriyle dolu sofralar kuruluyor. Midem de bayram havası :) Bir evde tehlikeli yolculuklara çıktığımda ailem "göz görmeyince gönül katlanır" mantığıyla ses çıkarmazken  diğer evde tehlikenin t'sine üzüntülü, endişeli yüzler beliriyor. Haliyle ikna çabaları baş gösteriyor. Bir şehir de akşam ezanıyla birlikte merak edilirken diğerinde sadece eve geldiğimi haber veriyorum.

Bir de giysi sorunsalı var. Kendini bir yerden bir yere sürüklerken, kıyafetleri de yanında götürmek çile.Onlara eve geçince yer bulmak ayrı bir çile. (Anneler gardıropların boş kısımlarını hızla doldurabiliyorlar çünkü :)) Küçük hüzünler de yaşıyorum. Mesela bavula koyduğum kıyafetlerimi görmezden gelip, askıda kalan kıyafetlere hüzünle bakıyorum. Yer kalmayınca elden bir şey de gelmiyor. Bazen göçeceğim şehrin hava durumunu yanlış tahmin ediyorum.Bu durumda ya  delice üşüyorum ya da sıcaktan pişiyorum. Getirdiğim kıyafetlerin bazılarını giderken unutunca ilerleyen günlerde  yoksunluk hissi  yaşıyorum  tabi. 

Tatillerde bir evi bırakıp diğerine giderken sonsuz heyecan oluyor. Yollar bitmek bilmiyor. Hele de sürpriz yapıyorsan. Sonra kapılar açılıyor ve  tarifsiz bir sevinçle karşılaşıyorum. İlk bir kaç gün bu eve alışmaya çalışıyorum. Hemen yerime adapte olamıyorum çünkü. Sonra öyle alışıyorum ki bırakıp geri dönmek ağır geliyor. Dönüş zamanı gelince biraz buruk yine yollara düşüyorum. Yeniden tekil hayata merhaba diyorum. O an  bu hayatı da özlediğini fark ediyorum. Bu kısır döngü sürüp gidiyor. Göçebe bir hayat, her yeni şehirde beni bekliyor :))




20 Nisan 2016 Çarşamba

İmera

Karadeniz müziklerini herkes sever sanırım. Hatta bir çok şarkıyı ezbere biliriz . Ne kadar cover yapılırsa yapılsın eskiden yeniye heme hemen birçoğunu  bir güzel dinleriz. Benim edindiğim izlenim bu en azından.

Ben uzun zaman önce bir Karadenizli  arkadaşım sayesinde bir grup keşfetmiştim. İlk dinlediğim zaman grubun şarkılarını kulak ardı edip pek beğenmedim açıkçası. Sonradan bir kaç defa daha denk gelince baktım çok güzel sözleri varmış.Müzikleri de bir harika. Dinlemeye başlayınca bağımlısı oldum. Şimdi sürekli onları dinliyorum.

Bu kadar övdüğüm grubun adı İMERA  Bir çoğunuz biliyorsunuzdur belki.Mustafa Ceceli' nin "Emri Olur" şarkısından sonra daha da ünlendiler. Ben  bilmeyenler için ben şarkılarını buraya bırakayım da sizin de hoşunuza giderse dinlersiniz demi ama  :))

Emri olur

İmera Fera (Gün Işığım)

Yan İstanbul

Günahın Yazılmayi

Not: İmera Rum'ca da "Gün" demekmiş. Grubun İmera adında bir de kedileri varmış.Sevimli bir grup  vesselam:))

17 Nisan 2016 Pazar

Bir Adım ve Bir Adım Dahaaa

Derler ki bir insana kimin ismi veriliyorsa o insan, ismini aldığı kişinin 7 özelliğini alırmış. Ben ismimi anneannemden almışım. Çok severim kendisini. Onun bir kaç özelliğini almışım gerçekten. Anneannem, içi daraldığında yürümeyi ve etrafta gezinmeyi sever. Ben de içim daralırsa yollara düşerim. Yürümeye başladığımda kendime dur demeden saatlerce yürürüm.Bu sırada etrafa bakınırken aylaklık edebilirim ya da ciddi bir tempoyla sporculara taş çıkartabilirim. Yürürken hava biraz  rüzgarlıysa, hafiften de güneş vuruyorsa keyfime diyecek olmaz. 

Bugün rotamı farklılaştırarak çok değişik bir yol çizdim kendime.Yakın arkadaşımla ani bir karar vererek bir dağa tırmanmaya karar verdik. Dağları ne kadar sevdiğimi şurada anlatmıştım. Haşmetli kaya parçaları uzaktan tırmanılması kolay yapılar olarak görülüyor. Tamamen kandırmacaymış meğer. Tırmandıkça daha çok yoruluyorsunuz.İşte o zaman göründüğü gibi kolay olmadığını iyice anlıyorsunuz.Yükseldikçe manzara da değişiyor. Her şey küçülürken siz mutluluktan kahkahalar atacak seviyeye geliyorsunuz. Yani bende ki etkisi böyle oldu. Ağzım kulaklarımdaydı. Bir şeyler başarma hissi çok güzeldi. Ne yalan söyleyeyim bu yüksekliklere herkesin çıkamayacağını düşününce biraz daha mest oldum.

Böyle anlatınca harika tabi ama tehlikeli yönlerini de var. Tırmandığın yerden inememek  çok büyük bir dertmiş. Çoban köpekleriyle karşılaşmak da büyük korku sebebi.Tepeden yuvarlanan taşlardan hoplaya zıplaya kaçarken adrenalinim tavan yaptı mesela. Hatta bir ara yürüyerek çıktığımız dağdan, helikopterle indirmek zorunda kalacaklar diye düşünmeye başlamıştım.  :))  

Bu kadar korku dolu anları yaşamış olsam da o kadar eğlendim ki bir daha gitmek istiyorum. Değişik bir tutku oldu sanırım. Hani ölmeden önce yapılacaklar listesi vardır ya size tavsiyem kendi listenize dağ yürüyüşünü de ekleyin. Çok eğleneceğinizi garanti ediyorum. Nokta :)) 


14 Nisan 2016 Perşembe

Kış Uykusu ve Kurbağalar

Kış uykusuna yatan hayvanlarla ilgili bir yazı okumuştum geçenlerde. Kurbağaların, salyangozların, köpek balıklarının ve böceklerin uyuduklarını biliyor muydunuz? Hadi bilmiyorsanız benden öğrenmiş olun. Evet bilim çocuk dergisi gibi başladık yazıya ama anlatmak istediklerim tabi ki bu değildi.

Anlatmak istediğim şuydu; baharı çok sevdiğimi biliyorsunuz. Herkesbilir gerçi :) Baharın geliyor gibi yapmasıyla buralarda kurbağa sesleri duyar olduk. Hem de ne ses Ya Rabbi.. Her yerden bir vıraklama sesi derken orkestra gibi oluyorlar. Bu sesleri duydukça diyorum kış uykusundan uyandılar keratalar.. Onlara bir de cırcır böcekleri eşlik ediyor ki ortalık bayram yeri gibi oluyor. Gündüz etrafın gürültüsünden duyamadığım bu sesleri, gece fark etmeye başlıyorum. Rahatsızmışım gibi anlattım ama bu seslerden o kadar memnunum ki kurbağaları duydukça elime çayımı alıp balkona geçmek istiyorum. Havalar hala soğuk olduğu için pek cesaret edip çıkamasam da bir gözüm güneşte bir gözüm balkonda.Azıcık güneş görsem kendimi balkona atacağım. Bol bol kurbağa  ve cırcır böceği sesi dinlemek için.

Şimdilerde anlıyorum ki insan, mevsimler değiştikçe rengarenk  giysiler kuşanan dünyaya bakmaktan lezzet alıyor. Kışın solup giden seslere, kokulara tatlara, renklere baharla kavuşunca farklı bir mutlu oluyoruz. Yaz sona erdiğinde yavaştan kışa özlem de başlıyor ve hayatımız bu şekilde akıp gidiyor işte. Hep baharı yaşasaydık sıkılırdım sanki ya da hep kış olsaydı depresyona girip ölür giderdim. Hep yaz olsaydı da bunu düşünmek bile istemiyorum... Allah bu düzeni nasıl böyle kurmuş. Şaşkınlık ve hayret içindeyim. Bunlar da  şimdi yazarken aklıma geldi.Yazının sonunu hiç böyle bağlama planım yoktu. Neyse yazmışsak kalsın böyle. 

Demem o ki Allah, biz her durumdan çabucak sıkılan kullarının durumunu biliyor nasıl olsa. Bu güzel alemi bizim için ne harika inşa etmiş. Hayran olmamak elde değil gerçekten değil mi sevgili dostlar :))


11 Nisan 2016 Pazartesi

Unutabildiğim Kadar Mutluyum..

Denir ki insan kelimesi, nisyan kelimesinin kökünden gelir. Nisyan: unutma demektir. Bu durum unutmaya meyilli, hafızası çok da iyi olmayan varlıklar olduğumuzun göstergesi kabul edilir. Bana da çok anlamlı gelir. 

Ara ara "unutmak, unutabilmek" hakkında düşünürüm. Düşüncelerim, yaşadıklarıma göre  değişiyor. Örneğin çok unutkan olduğum zamanlar, unutulmaması gereken her şeyi unutmaya başladığım da kendime kızmaya başlıyorum. Bir yandan unutkanlığımdan yakınıp bir yandan daha iyi bir hafızaya sahip olmak için çabalıyorum."Bu da unutulur mu? İyice beynin öldü. Beynini öldürdün aferinn" diye de söylenmeyi ihmal etmiyorum tabi. 

Bazı zamanlar da unutmanın bir şükür sebebi olduğunu düşünüyorum. Özellikle duygusal ya da fiziksel mana da acı çektiğim bir dönemse. Acı çektim diyorsam şükür ki öyle büyük dertlerim, hastalıklarım olmadı. Basit şeylerdi yaşadıklarım. Fakat çevremde gördüğüm evladını kaybetmiş, anne-babasıyla- eşiyle büyük dertler atlatan insanları görünce durumu daha iyi idrak ediyorum. Mutsuz anlar  aynı tazeliğini hep korusaydı, bir daha toparlanma gücü bulamazdık. Hayatın bir kenarına yığılır kalır, bir enkaza dönüşürdük. Halbuki unutabilince acılarımız biraz olsun hafifliyor ki bu da yaşamamızı sağlıyor. 

Ne kadar unutkanlığımdan dem vursam da çoğu zaman unutmak nimetini verdiği için Allah'a şükrediyorum. Kötü anıları, acı veren duyguları biraz olsun unutmak, bahar temizliği gibi duygularımızı tazelememizi sağlıyor sanki. Bu yüzden kötü anıları, inciten duyguları zor olsa da silip yerine güzel şeyler eklememizi sağlayan unutma nimeti için tekrar teşekkür etsem fena olmayacak değil mi :))


3 Nisan 2016 Pazar

Bahar Okuma Şenliği Kitap Listem

Pinuccia bir okuma şenliği başlatmış.Daha önce hiç katılmamıştım ama bu etkinlik dikkatimi çekti ve kategorilerde çok orijinal.Siz de katılmak isterseniz Pinuccia'nın bloguna buradan ulaşabilirsiniz :)

  1. Kategori (10 puan): Olayların bahar mevsiminde geçtiği veya baharı, çiçekleri, börtü böceği çağrıştıran bir kitap.
Papatya Kokulu Hikayeler


2. Kategori (10 puan): Bir çizgi roman veya manga veya foto roman.
???


3. Kategori (10 puan): Yaşanmış bir savaşı anlatan bir tarih kitabı veya olayların yaşanmış bir savaş döneminde geçtiği kurgusal bir roman.
Stendhal- Kırmızı ve Siyah 


4. Kategori (10 puan): Anti-kahraman bir karaktere sahip bir kitap. (Öneriye ihtiyacınız varsa goodreads sayfalarına buradan veya buradan ulaşabilirsiniz)
Alexsandre Dumas-Monte Kristo Kontu


5. Kategori (10 puan): Evde okunmayı bekleyen veya elinizde olmasa da okumak isteyeceğin 10 kitaptan kurayla belirleyeceğin bir kitap.
Hekimoğlu İsmail-Menan Cinleri


6. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap.

Lyman Frank Baum-Oz Büyücüsü

7. Kategori (10 puan): "Kadın" temalı bir kitap.

Zülfi Livaneli- Leyla'nın Evi

8. Kategori (10 puan): İşlenen suçun cinayet olmadığı polisiye/gerilim türünde bir kitap.

John Katzenbach- Profesör

9. Kategori (10 puan): Gilmore Girls listesinden bir kitap. (Listeye buradan erişebilirsiniz)
Tolstoy-Anna Karenina


10. Kategori (10 puan): Normalde okumayacağınız veya uzak duracağınız türde bir kitap.

??

11. Kategori (10 puan): Mektup veya anı veya biyografi veya otobiyografi türünde bir kitap.
Sabahattin Ali- Hep Genç Kalacağım


12. Kategori (10 puan): Kitap Ağacı'nın aylık kitaplarından veya herhangi bir Kitap Ağacı Kulübü tarafından Bahar Okuma Şenliği sırasında okunacak bir kitap.
Orhan Pamuk- Kırmızı Saçlı Kadın


13. Kategori (10 puan): Basılı tek bir kitabı olan bir yazardan bir kitap.
???


14. Kategori (10 puan): Hayvanların ana karakterlerden biri olduğu bir kitap.
???


15. Kategori (10 puan): Genç yetişkin türünde bir kitap.
Jack London- Vahşetin Çağrısı

16. Kategori (10 puan): Olayların Güney Yarımkürede geçtiği bir kitap.
Gabrial Garcia Marquez- Kırmızı Pazartesi


17. Kategori (10 puan): Kendi ülkesinde yaşamayan / yaşamamış bir yazardan bir kitap.

18. Kategori (Her kitap 10 puan, 3 kitabı da okuyana ekstradan 20 puan, toplam 50 puan)Olayların geçtiği yerin kitabın isminde yer aldığı üç kitap.

Tarık Tufan-Şanzelize Düğün  Salonu
Sabahattin Ali- Mahkemelerde
Emile Zola-Meyhane

19. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplam 60 puan): Kapağındaki baskın rengin kırmızı ve mavi ve yeşil olduğu birer kitap. (Her renkten bir kitap okumanız gerekiyor).
Mavi:
Sabahattin Ali-Markopaşa Yazıları ve Ötekiler
Kırmızı:Paulo Coelho-Elif
Yeşil: Emile Zola- Bir Aşk Sayfası

20. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.
Yeni yazarları keşfetmek lazım. Kim bilir şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığımız ama çok seveceğimiz ne çok yazar var. Bir Türk kadın, bir Türk erkek, bir yabancı kadın, bir yabancı erkekten olmak üzere toplam 4 kitap okumanız gerekiyor.
???


21. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Ölmeden Önce Okunacak 1001 Kitap Listesinden dört kitap. (Listeye buradan erişebilirsiniz)
Gogol- Ölü Canlar

Balzac- Goriot Baba
J.D Salinger- Çavdar Tarlasında Çocuklar
Jeanette Winterson- Vişnenin Cinsiyeti

22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uyan dört kitap.
Temaları zorlaştırıp kolaylaştırmak sizin elinizde. Bu kategoride herhangi bir edebi türe ilişkin 4 kitap okuyabileceğiniz gibi (örneğin 4 bilim kurgu kitabı), tek bir ülke veya bölge edebiyatına ait (örneğin İngiliz edebiyatı), tek bir yazara ait, tek bir konuya ait (örneğin ölüm temalı kitaplar), tek bir edebiyat ödülüne ait (örneğin Pulitzer ödüllü kitaplar) kitaplar okuyabilirsiniz.
Benim Belirlediğim Tema;Koridor Yayınevi'nin Kitapları


John Verdon-Peter Pan Ölmeli
John Verdon- Şeytanı Uyandırma
Karen Sander- Benimle Öl
Ruger Hobbs- Hayalet Adam

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...